Gecenin sabaha dönük saatlerinde şehrin sokaklarında bir şeyler yolunda gitmiyordu. Şehir buna alışıktı, polisleri ya çok yeni ya çok eskiydi. Yeniler çok ürkekti, uzun saçlı olan aslında ziraat mühendisiydi. Esmer olanda tarih öğretmeni. Diğerleri batak ve okeyde uzmanlıklarını ispat etmiş, ömürleri taşrada geçmiş, kör talihin bir çarpışı olarak, tecrübeli polisler büyük şehirlerde olsun, halka güven verir cümlesini söyleyen ve söylediği gibi unutan bakanı çok ciddiye alan yöneticilerce buraya atılmışlardı. Onlar ürkek olmanın ötesinde bariz bir emekliliğime zeval gelmesin ruh hali içinde son yıllarını karakol sınırları içinde geçirme telaşında mesai ve çaylarını doldurarak yaşıyorlardı. Durum böyleyken tabi kimse ses etmedi yoldan çıkışa.

Adam sokaklar boyu taşıdı omzuna vurduğu, içinde kan sızan çuvalı. Gerisinde uzanan kandan haritayı gördü ama umursamadı. Birazdan geçerdi şehrin büyük, gürültülü ve çıkardıkları gürültünün yarısı kadar ancak iş gören temizlik araçları.

Caddeler boyu yürüdü. Kestirmeleri, yan yolları, ara sokakları kullanmadı. Oldum olası sevmezdi onları, tekinsiz bulurdu. Otuz küsur yıllık hayatında öğrendiği şeylerden birini ilk defa uyguluyordu. Yasa dışı bir işi açıktan açığa yapıyordu ve bunun gizli yapmaktan daha güvenli olduğunu düşünüyordu. Aslında bende bu noktada maktulünü sırtlamış faile katılıyorum. Bir düşünün gecenin sabaha meyilli bir saatinde ara sokaklarda sırtında çuvalla gezen bir adam, üstelik çuvaldan ne olduğu tam anlaşılamayan bir sıvı sızıyor. Uykusundan prostat zoruyla uyandırılmış bir ihtiyar veya herkes uyuduktan sonra kendi üzerinde deneyler yapan bir yeni yetme onu görüp şüphe duyabilirdi. Oysa cadde üzerinde hiç çekincesi olmadan yürüyen çuvallı bir adam, ya evsizdir ya meczup. Çuvaldan sızan o sıvı, olsa olsa çöpten topladıklarından gelmektedir. Başka ne olabilir ki ?

Çok karanlık bir çağdan soluksuz geçiyoruz ve insanlar sanıyor ki bütün kötülükler gizli gerçekleşiyor. İnsan ne umut dolu varlık !

Sabah iyiden iyiye kendini belli etmeye başlamışken cesedi ve kılıfı olan çuvalı, bağlanmış taşlar eşliğinde denize bıraktı. Deniz önce bir diklendi, şöyle beyaz beyaz  kabardı. Sonra baktı bu adamın gözünde ne pişmanlık var ne korku. Hemen çekildi geri, tutup aldı en derinine kanıtların en büyüğünü. Biri iki dalga bıraktı adamın ayaklarının dibine. Bir söz verir gibiydi, benden sır çıkmaz deyip göz kırpıyordu sanki.

Bir taksiye atladı, ertelediği tüm yorgunluklar bir anda sırtına binmiş gibiydi. Taksici bir süre ona baktı. Ellerinde kuruyup siyahlaşan kanı gördü, sigarayı tutan parmakları kıpırdandıkça topak topak olup düşenleri inceledi. Yüzünde ki yorgunluğa çizgi çizgi baktı . Soracaktı abi hayırdır diye soramadı, çocukları vardı, şu güneşliği indirse görecekti fotoğraflarını, indirmedi. Oysa nasıl göresi gelmişti onları. Bir kaza bela çıkar, hiç göremem diye düşündü. Ne güneşliği indirdi ne adama sordu. Sadece biraz daha sesini açtı radyonun.

Zanlı olan adam taksici olan adama göre çok daha az düşünüyordu. Diline bir şiir dolanmıştı.

Denizden beri sadece onun yazarını düşünüyordu. Neydi bu adamın adı ?

” bir şeytan işi düşün;
yolundan çık
bir azrail geledursun;
gelmeden kaç
bir cehennem kirala;
yedi gün kal

… ”

Nede güzel yazmıştı, neydi adı ?