Dostoyevski bir akşam üstü uyandı, birikmiş kumar borçlarını düşündü. Gidip bir işte çalışıp borçlarını ödemek yerine kendisi gibi paraya sıkışmış bir adamın gelebileceği en uç noktayı anlatan bir roman yazdı. Bunu öyle güzel ve ontolojik temeller üzerinden yaptı ki aradan geçen yüzyıllara rağmen kitaplığımızda duruyor. Sadece o çaresizliği ve bulunan ahlaki olmayan çözümü değil, cezayı ve vicdanıda işledi, kitabın adı Suç ve Ceza.
Dostoyevski aldığı parayla borcunu bile zor ödeyebileceği kitabı niye yazdı ? Oturup yazmak yerine daha kolay şekilde kazanılamazmıydı para ?
Ece Ayhan “koskoca” bir kaymakamken niye şiir yazdı ?
Cemal Süreya üst kademe, saygın bir memurken neden üvercinkayı bize hediye etti ?
Fatih Sultan Mehmet cihan fatihi ünvanını almış, Costantinapolisi kendi şehri yapmışken, niye geceleri şiir yazdı ?

Bu günkü mevzumuz budur sayın okumacılar. Bu uzun zamandır kafamın içinde dönen bir mavra. Beni huzursuz eden değil ama ara sıra ziyaret eden ontolojik bir mesele.
İnsan neden yazar ?

İlk akla gelen bunun bir ifade ediş biçimi olduğu. Yani bir derdin var onun açılımını yapıyorsun. Fakat sadece bu kadarsa neden şiir yazıyoruz üstü kapalı, zaman zaman anlamsız, bölük pörçük dizeler niye ?
Buna cevap olarak estetik ve seçkinci tavır devreye giriyor. Yani benim bir derdim var, size anlatmak istiyorum ama kullandığınız dil konusunda şüphelerim var. Hem hepinizde anlayın istemiyorum. Yazdığım şeyde kulağa hoş gelsin istiyorum.
Belirli bir kitleye estetik kaygılarla açılmak gibi şiir yazmak.

Diğer yandan fantastik edebiyat var. J.K Rowling hangi derdini anlattı bize ?
Kendisine sorulunca zayıf, güçsüz bir çocuğun her açıdan güçlü olduğu bir dünyaya geçmesi fikri çok hoşuma gitti diyor. O sırada kendisine baktığımızda işsiz, yeni boşanmış bir kadın. Gerçekleştirmek istediği şey, yani o geçiş, fiziksel dünyada mümkün olmadığından kendi dünyasını kuruyor.
Yani bir yandan gerçekleşmeyen düşlerimiz içinde yazarız. Edebiyat türü olarak fantezi edebiyatı denilmesinin sebebi çoğunlukla barındırdıkları fantastik temalar ve detaylar olsada, isim olarak ironik ve olayın kök neden analizini yapmış oluyor.

Bir garip adam, hiç alaksız Woddy Allen.

Birde benzer temalar taşıyan kaçış edebiyatı var. Örnek olarak hem Harry Potter hem Yüzüklerin Efendisi serileri, bir yanlarıyla kaçış edebiyatına, diğer yanlaryla,fantastik, fantazi edebiyatına giriyor. Bu iki türü ayrımak artık günümüz itibariyle zor. Yüzüklerin Efendisinde farklı olarak Tolkein sahip olduğu akademik birikimide ortaya koyarak yeni bir dil icat etmek, kurduğu evrenin tüm mitolojik tarihini ayrı bir kitapta ( Silmarillion ) yazmak gibi akla zarar ve muazzam işler yapıyor.
Dostlar bakın az buz bir şeyden söz etmiyorum. J.R.R Tolkein dediğimiz adam Anglo-saxon dili üzerine uzmanlık yapmış bir filalog, Adam profesör. Üniversitede kürsüsü var. Akşamlarıysa oturup masal gibi bir Hobbit hikayesiyle başlayan daha sonra Yüzüklerin Efendisi üçlemesiyle bizi hayran bırakan ve Silmarillion kitabında kurduğu mitoloji tarihle bizi aciz bırakan kocaman külliyatı yazıyor. Bunun içerisinde coğrafi yerleşkeleri gösteren haritalar, olmadık türler, nesneler, koskaca bir elf dili hatta elf dili edebiyatı var. Bu akıl alır bir şey değil !


Bu adam daktilo başında kaç saat geçirdi. Sadece notlarını bile derlemek oğlunun bir ömrünü aldı. Bakın şuna dikkat edelim, yazı yazmak özünde mekanik bir iş. Tek tek klavye üzerinde harflere basmanız gerek. Bu yazı bile aşşağı yukarı şuanki haliyle 5000 bin vuruştan oluşuyor. Bu adam milyon kere vurdu o tuşlara. Bu başlı başına sabır isteyen bir meziyet.
Tolkein belki artık sıkıldığı ve zirvesine geldiği akademik kariyere bir farklılık için yazdı, belki söylencelerde olduğu gibi, 1. Dünya savaşı alegorisi yaptı. Bunu bilemeyiz. Tek bildiğimiz ortaya konan inanılmaz tutku.

Ontolojik bir soruya, bazı örnekler üzerinden beraber baktık. Daha da bakmaya devam edeceğiz çünkü ben soruma yanıt bulamıyorum. Kendime sorduğumda karşıma bir cevap çıkmıyor. Tüm günün yorgunluğu, binbir sorunu sırtımda dururken ben niye tuşlara vuruyorum, bilmiyorum. Tek bildiğim bunu yapmaya devam etmek istediğim.
Aklıma elbette geliyor sebep beğenilme arzusu olabilir mi ?
Olamaz gibi duruyor, çünkü okuyan kişi sayısı bir düzüne etmiyor. Çoğunluğunu zaten kimseye göstermiyorum. Yazıyla uğraşan herke için bu böyle. Okunan kısım buz dağının sadece en üst kısmıdır. Gerisi gömülüdür.
Kafka her şeyi yakın demiş mesela. Kimse okusun istememiş ama yazmışta yazmış. Kendine, kendisi için yazmış.
Marki De Sade, hapishaneye atılmış, dört duvara yazmış.

Belki sadece kusuyorum. Vurmak isteyip vurmadığım o adama vurmak için yazıyorum. Sistemin içinde aciz olmaktan değil ama sistemin içinde olmak istemediğimden yazıyorum. Bir tüfek ve binlerce mermiye sahip olmadığım için yazıyorum. Başka bir katliam türü yazmak. Daha steril, daha kendi içinde ama etkili, orgazmik bir katharsis. Kocaman liberten bir oda belki de yazmak.

Bakın tek bir soru ve pek çok cevap sorusu sizlere.Ben istiyorum ki bu düşüncenin anaforunda beraber ilerleyelim. Felsefe özünde soru yığınlarından oluşur. Bu yığına üç, beş taş daha koyalım.

Unutmamak gerek;
sorular çoğu zaman cevaplardan daha muazzam yapılardır.