İlk İnsanlar gerçekten “ilk” midir?
Çoğu üstad öyle olduğunu söyler. İlk İnsanlar’dan önce ise Westeros’ta devler, Orman’ın Çocuklar’ı ve çeşitli hayvanlar olduğu düşünülür. Ama Demir Adalar’da Boğulmuş Tanrı’nın rahipleri farklı şeyler söyler.
Onların inanışına göre, demiradam soyu normal insanlardan farklı bir soydur. “Bu kutsal adalara denizlerin ardındaki inançsız topraklardan gelmedik.” demişti rahip Tuz Dil Sauron. “Biz o denizlerin altından geldik. Bize kendi suretini veren ve bizi dünyanın tüm sularına hakim kılan Boğulmuş Tanrı’nın ıslak salonlarından geldik.”
Demiradamların arasında bile bunun yerine atalarının İlk İnsanlar olduğunu düşünenler vardır (İlk İnsanlar’ın Andallar’ın aksine gemicilik ile uğraşmıyor olmalarına rağmen) . Bize demiradamların diğer insan ırkları yerine balıklar ve denizkızları ile akraba olduklarını söyleyen demirdoğumlu rahiplerin iddialarına kesinlikle inanamayız.
Aliüstad Haereg, Deniztaşı Tahtı’nın efsanesine gerekçe olarak demiradamların atalarının Günbatımı Denizi’nin batısında, bilinmeyen topraklarda yaşayan insanlar olduğunu ortaya attı. Günümüzde Greyjoylara ait olan taht, kraken şekli verilmiş yağlı siyah bir taştır. İlk İnsanlar Eski Wyk’e ilk kez adım attıklarında tahtı adanın sahillerinde buldukları söylenir. Haereg, tahtın sahiplerinin adanın eski sakinleri olduğunu söyler. Daha sonraki üstadlar ve septonlar buna benzer bir şekilde kaynağın İlk İnsanlar olduğunu ortaya atmışlardır. Bu en saf teoridir ve ileriki dönemlerde Haereg bizzat yanıldığını söyleyerek teorisinden vazgeçmiştir, biz de öyle yapmalıyız.
Ancak demiradamların farklı oldukları yok sayılamayacak bir gerçektir. Gelenekleri, inançları ve yönetim şekilleri Yedi Krallık’taki hiçbir yer ile benzeşmez.
Aliüstad Haereg Demirdoğumluların Tarihi adlı eserinde bu farklılıkları onların inançlarına bağlamıştır. Bu soğuk, nemli ve rüzgarlı adalarda büyük ormanlar yoktur ve adalarda bulunan ince toprak yürek ağaçlarının yetişmesine izin vermez. Ne devler ne de Orman’ın Çocukları orada yaşamamıştır. Diğer ırklar yokken sadece onlar eski tanrılara tapıyorlardı. Ve Andallar Adalar’a vardıklarında Yedi İnancı bile orada kök salamadı. Çünkü Yediler’den önce oraya başka bir tanrı yerleşmişti: Boğulmuş Tanrı, denizlerin yaratıcısı ve demirdoğumluların babası.
Boğulmuş Tanrı’nın tapınağı yoktur, kutsal kitabı yoktur, onun için yapılan putlar yoktur ama ona hizmet eden bolca rahip vardır. Tarihin kayıt edilmediği dönemlerde bile bu seyyah din adamları Demir Adalar’ı kaplamıştı. Boğulmuş adına vaazler veriyor ve diğer tanrılar ile onlara tapanları kınıyorlardı. Kötü giyimli, bakımsız genellikçe çıplak ayakla gezen bu adamların kalıcı bir ikametgahları yoktu. Onlar adalarda sürekli dolaşırlardı ve çok nadiren denizden uzaklaşırlardı. Çoğu okuma yazma bilmezdi. Eğitimlerini sözlü olarak alırlardı, yaşlılar gençlere duaları ve ritüelleri öğretirlerdi. Nereye giderlerse gitsinler lordlar ve köylüler onlara Boğulmuş Tanrı adına yiyecek ve barınak sağlarlardı. Bazı rahipler sadece balık yerdi. Çoğu yıkanmazdı, onun yerine denize girerlerdi. Diğer topraklarda yaşayan insanlar onların deli olduklarını düşünürlerdi, öyle görünüyor olsalar bile aslında rahiplerin büyük güç sahibi insanlar oldukları su götürmez bir gerçektir.
Çoğunlukla demirdoğumlular güneydeki Yediler’i ve Kuzey’deki Eski Tanrılar’ı yok sayıp aşağılasalar da, aslında onlar da ikinci bir tanrıya inanır. Boğulmuş Tanrı, gökyüzünde yaşayıp insanlardan ve onların yaptıklarından nefret eden kötü Fırtına Tanrısı’nın zıttıdır. Fırtına Tanrısı zalim rüzgarlar, insanı kırbaçlayan yağmurlar ve sonsuz gazap taşıyan yıldırımlar gönderir.
Bazılar Demir Adalar’ın isminin adalarda çok bulunan madenden geldiğini söyler, demirdoğumlular ise bu ismin tıpkı tanrıları gibi olan sert mizaçlarından geldiğinde ısrar ederler. Haritacılar bize Kartal Burnu’nun batısında bulunan Demiradam Koyu’nda otuz bir adet adanın bir yerde toplandığını ve on üç tanesinin ise Günbatımı Denizi’nin uzak kesimlerinde bulunan Yalnız Işık’ın yakınlarında kümelendiğini söyler. Ana yedi adayı oluşturan adaların adları: Eski Wyk, Büyük Wyk, Pyke, Harlaw, Saltcliffe, Blacktyde ve Orkmont’dur.

.

Harlaw en kalabalık adadır, Büyük Wyk en büyüğü ve maden bakımından en zenginidir ve Eski Wyk en kutsalıdır.Bu adada tuz ve kaya kralları Gri Kral’ın Salonları’nda toplanır ve kimin kral olacağını seçerlerdi. Engebeli bir araziye sahip olan Orkmont bir zamanlar yüzlerce yıl Greyiron Hanesi’nden çıkan kralların yerleşkesiydi. Pyke Lordlimanı ile övünür. Lordlimanı adalardaki en büyük kasabadır ve Pyke, Aegon’un Fethi’nden beri Adalar’ı yöneten Greyjoy Hanesi’nin yerleşkesidir. Blacktyde ve Saltcliffe diğerlerine göre önemsizdir. Bu iki adada küçük lordların kule şeklindeki kaleleri ve ufak balıkçı köyleri bulunur. Bazı adalarda koyunlar otlatılırken çoğunda yaşam yoktur.
İkinci ada topluluğuna Günbatımı Denizi’nin kuzeybatısına doğru sekiz günlük yolculukla ulaşılır. Bu rüzgarlı kayalıklar foklar ve deniz aslanlarına aittir ve bir ev yapacak kadar bile büyük değillerdir. Kayalıklardan en büyüğü Farwynd Hanesi’nin yerleşkesidir. Kale Yalnız Işık adını almıştır çünkü kalenin üzerinde bulunan fener gece gündüz yanar. Farwyndler ve onların yönettiği köylüler hakkında söylenen tuhaf şeyler vardır. Bazıları onların foklarla yatarak yarı insan bebekler dünyaya getirdiklerini söyler. Başka bir kesim onların denizaslanı, mors, hatta balina ve batı denizlerinin kurtları şekline girebilen derideğiştirenler olduklarını söyler.
Dünyanın bu ücra kesimlerinde bu tarz masalların söylenmesi yaygın bir şeydir. Ve Yalnız Işık bilinen dünyanın en batısında bulunmaktadır. Devamında ne olduğu bilinmemektedir. Birçok cesur denizci Yalnız Işığın fenerini arkalarına alarak batıya doğru yelken açmıştır. Masallarda geçen ufkun ardındaki cennete ulaşmaya çalışmışlardır. Ama geri dönenler (ki birçoğu dönemez) sadece sonsuz gri okyanus ile karşılaştıklarını söylerler.
Demir Adalar’ın zenginlikleri Büyük Wyk, Harlaw ve Orkmont’un tepelerinin altında yatan kurşun, kalay ve demirdir. Bu madenler adaların en çok ihraç ettiği şeylerdir. Demirdoğumlular arasında birçok yetenekli demirci vardır ve beklendiği üzere Lordlimanı’ndaki dökümhanelerin dövdüğü kılıçlar, baltalar, zincir veya plaka zırhlar diğer bölgelerinkinden daha kalitelidir.
Demir Adalar’ın toprağı ince ve taşlıdır. Tarım yapmaktansa keçi otlatmaya daha elverişlidir. Denizlerin sonsuz hediyelerini biçen balıkçılar hariç demiradamlar her kış kıtlıkla uğraşmak zorunda kalırlar.
Demiradam Koyu’nun suları morina, siyah morina, maymunbalığı, çemçe balığı, timsah buz balığı, sardalya ve orkinos sürüleriyle doludur. Yengeçler ve ıstakozlar da bütün adaların kıyılarında bulunur. Büyük Wyk’in batısında, Günbatımı Denizi’nde kılıçbalıkları, foklar ve balinalar kol gezer. Harlaw’da doğup büyüyen Aliüstad Hake, Demir Adalar’da bulunan her on aileden yedisinin balıkçı olduğunu tahmin etmiştir. Ancak bu halk karada fakir olsalar da denizin üstünde kendilerinin krallarıydılar. “Teknesi olan bir adam asla esir olamaz,” demiştir Hake. “Her kaptan kendi güvertesinin kralıdır.” Bu söz Adalar’da işlerin nasıl yürüdüğünün kanıtıdır.
Ancak balıkçılıktan fazla olarak demir adamlar yağmacılığa saygı duyarlar. Batı ve Nehir halkı onlara “denizin kurtları” adını takmıştır. Aynen kurtlar gibi onlar da sürüler halinde avlanırlardı. Fırtınalı denizleri hızlı dargemileriyle aşarak barışçıl köylerin ve kasabaların üzerlerine çökerler, Günbatımı Denizi’nin tüm kıyılarına baskınlar düzenleyip yağmalar, çalarlar ve tecavüz ederlerdi. Bu korkusuz denizciler ve korkunç savaşçılar sabahın sisinde kanlı işlerine başlarlar ve güneş daha tepeye varmadan işlerini bitirirlerdi. Dargemileri yağmaladıkları eşyalar ve ağlayan çocuklar ile korkmuş kadınlarla dolup taşardı.
Aliüstad Haereg demiradamların bu kanlı yola başlamaları için gereken odunu ilk kez nereden bulduklarını sorgulamıştır. Günlerin şafağında, Büyük Wyk, Harlaw ve Orkmont’ta geniş ormanlar vardı. Ama bu adalardaki tersanelerin oduna ihtiyaçları vardı ve teker teker ormanlar yok oldu. Bu yüzden demirdoğumlular anakara Westeros’taki büyük ormanlara gözlerini diktiler.
Adalar yağmacıların yeşil topraklardan getirdikleri şeylerden yoksunlardı. Ufak şeyler ticaret yoluyla alınıyordu. Büyük ve pahalı şeyler ise kan yoluyla, kılıcın sivri ucu veya bir baltanın kenarıyla. Ve yağmacılar adalara ganimetleriyle döndüklerinde “demir bedeli ödediklerini” söylerlerdi. Arkada kalanlar bu hazineleri almak için “altın bedeli öderlerdi” , yada elleri boş dönerlerdi.
Haereg bize yağmacılar ve onların yaptıklarının şarkıcılar, köylüler ve rahipler tarafından yüceltildiğini söyler.
Günbatımı Denizi’ni yöneten tuz kralları ve yağmacılar hakkında binlerce yıldır dolaşan efsaneler vardır. Efsaneler bu adamların gelmiş geçmiş tüm insanlardan daha korkusuz ve acımasız olduklarını söyler. Efsanelerde geçen yağmacılar:  Korkunç Torgon, Balina Jorl, Büyücü Dagon Drumm, Pyke’lı Hrothgar ile onun kraken çağıran borusu ve Eski Wyk’li Dağınık Ralf’dır.
Aralarında en meşhuru ise Karaderili Balon’dur. Sol elinde bir balta, sağ elinde ise bir çekiç ile dövüşürdü. İnsan eliyle yapılmış hiçbir silahın ona zarar veremeyeceği söylenirdi. Ona değen kılıçlar zarar vermeden sıyrılıp geçer, vücuduna çarpan baltalar paramparça olurdu.
Böyle insanlar gerçekten yaşamış mıydı? Bu sorunun cevabını vermek çok zor çünkü bu insanlar demirdoğumlular yazmayı öğrenmeden binyıllar önce yaşamış ve ölmüşlerdi. Okur yazarlık bugün bile Adalar’da yaygın değildir. Ve okuyup yazma yeteneğine sahip olanlar ile zayıf olarak dalga geçilir veya büyücülermiş gibi korkulurdu. Bu yarı tanrı adamlar hakkında bildiklerimiz onların yağmaladıkları ve avladıkları insanların Eski Dil ve İlk İnsanlar’ın rünik alfabesiyle yazdıkları yazılardan gelmektedir.
Yağmacıların yağmaladıkları alanlar o günlerde çoğunlukla ormanlarla kaplıydı ve nüfus olarak azdı. Şimdilerde olduğu gibi o zamanlar da demiradamlar onları besleyen tuzlu sudan uzaklaşmayı sevmezlerdi. Ve demiradamlar Günbatımı Denizi’ni kuzeyde Ayı Adası ve Donuk Kıyı, güneyde ise Arbor’a kadar yönettiler. İlk İnsanlar’ın karadan uzaklaşmaya korkan zayıf balıkçı tekneleri ve ticaret gemileri demiradamların devasa yelkenleri ve kürek setleriyle donanmış hızlı dargemileriyle boy ölçüşemezdi. Ve kıyılarda savaş başladığında görkemli krallar ile meşhur savaşçılar tırpanın önündeki buğday gibi biçilirlerdi. Yeşil topraklardaki insanlar kendi aralarında demirdoğumluların  sulu cehennemlerden çıkan şeytanlar olduklarını ve güçlü büyüler ile korunup, kullandıkları büyülü silahların katlettikleri adamların ruhlarını emdiklerini anlatırlardı.
Ne zaman sonbahar başlayıp kış tehdidi yaklaşsa, dargemirler yemek için yağmaya çıkardı. Bu sayede ekinleri eken ve biçen insanlar açlıktan ölürken, kışın korkunç soğuklarında bile Demir Adalar doyardı. Kendilerine Pyke’ın Lord Orakçısı diyen Greyjoyların sözü “Biz tohum ekmeyiz,” oldu.
Yağmacılar yanlarında sadece altın ve tahıl değil, esirler de getirirlerdi. Bu esirler onları yakalayanlara köleleriymiş gibi hizmet ederlerdi. Demirdoğumlular sadece yağmacılık ve balıkçılığın özgür insanların işi olduğunu düşünürlerdi. Tarlalarda sonsuza dek çalışmak ise sadece esirlere uygun bir işti. Aynı şey madencilik için de geçerliydi. Dışarıda çalıştırılan esirler kendilerini şanslı sayabilirlerdi diyor Haereg, yaşlılıklarını görecek kadar uzun yaşayanların evlenip çocuk sahibi olmalarına bile izin veriliyordu. Ancak bunlar madenlerde çalıştırılanlar için söylenemezdi. O karanlık, tehlikeli çukurlarda hava rutubetli ve pis, sahipler zalim ve hayat kısaydı.
Erkek esirlerin çoğunun hayatı tarlalarda veya madenlerde geçerdi. Lordların, şövalyelerin veya zengin tüccarların oğulları ise fidye karşılığı geri verilirdi. Okuma yazma bilen esirler sahiplerine kahya, öğretmen ve katip olarak hizmet ederdi. Taş ustaları, ayakkabıcılar, şarapçılar, mumcular, marangozlar ve diğer yetenekli zanaatkarlar ise çok daha değerliydi.
Esirlik, İlk İnsanlar’ın Westeros’taki uzun hüküm süresi boyunca normal karşılanan bir kavramdı (Demiradamların İlk İnsanlar’dan geldiklerini kanıtlayan bir örnek daha) . Ancak esirlik Özgür Şehirler ve daha doğudaki topraklarda bulunan kölelik kavramı ile karıştırılmamalıdır. Kölelerin aksine esirlerin önemli hakları vardı. Bir esir sahibine aitti ve onun dediklerini yapmak zorundaydı ama o hala bir insandı, bir mülk değil. Alınıp satılamazlardı. Kendi mülkleri olabilir, diledikleri gibi evlenebilir, çocuk sahibi olabilirlerdi. Kölelerin çocukları köle olarak doğar ama esirlerin çocukları özgür doğar. Adalar’da doğan her çocuk demirdoğumlu sayılmaktadır. Hem annesi hem babası esir olsa bile. Bu çocuklar yedi yaşlarına gelene kadar ailelerinden ayrılmazdı. Ayrıldıklarında ise bir dükkanda çırak olurlar veya bir kaptanın mürettebatına katılırlardı.

Yağmacıların en çok yöneldiği esir türü ise genç kadınlardı. Yaşlı kadınlar ise bulaşıkçı, aşçı, terzi, dokumacı ve ebe olarak alınırdı. Güzel bakireler ve ilk çiçek açımlarına yakın olan genç kızlar ise her yağmada mutlaka alınırdı. Çoğu kendisini garson, fahişe, hizmetli veya başka esirlerin karısı olarak bulurdu. Ancak esirliğin en güzeli, güçlü hali ve en asil olanı kendisini yakalayan kişinin tuz karısı olmaktı.
Tıpkı tanrıları gibi demirdoğumlular evlilik şekillerinde de Westeros’tan ayrılır. İnanç’ın hükmettiği Yedi Krallık’ta bir erkeğin bir karısı, bir kadının ise sadece bir kocası olabilirdi. Demir Adalar’da ise bir erkeğin sadece bir “kaya karısı” (eğer ölürse başkasını alabilir) ve sayısız “tuz karısı” olabilirdi. Kaya karısı Demir Ada’lı özgür bir kadın olmalıydı. Onun yeri yatakta ve güvertede kocasının yanıydı ve ondan doğan çocuklar diğerlerinden daha kıymetliydi. Tuz karıları ise yağmalar sırasında alınan kadınlar ve kızlardan oluşurdu. Bir kişinin tuz karısı sayısının çokluğu adamın nüfuzunun, zenginliğinin ve cinsel gücünün simgesiydi.
Ancak tuz karıları demirdoğumlular için cariye, fahişe veya yatak kölesinden farklı bir şey değildi. Tuz evlilikleri aynı kaya evlilikleri gibi bir Boğulmuş Tanrı rahibinin önünde gerçekleştirilirdi (ancak bu törenler kaya evliliği törenleri kadar ciddi olmazdı) . Ve bu birleşimlerden doğan çocuklar meşru olurlardı. “Tuz çocukları” eğer kişinin kaya karısından oğlu yoksa mirastan pay alabilirlerdi.
Tuz evliliklerinde Demir Adalar’da Fetih’ten beri büyük bir azalma vardır. Çünkü Ejder Aegon (Kraliçe Rhaenys’in zorlamasıyla olduğu söylenir) Yedi Krallık’ta kadın kaçırmayı suç ilan etmiştir. Fatih aynı zamanda yağmacıların avlanmasını yasakladı. Bu yasaklar zaman zaman Fatih’ten sonra gelenler tarafından tekrar kabul ettirtildi ancak çoğu demirdoğumlu halen Eski Usul dedikleri yoldan yaşamlarını sürdürmektedir.