Filmin bittiği, ışığın yandığı bir andayız.

  • Bu adamlar ne yapmış ?
  • Bu nasıl bir kafa ?
  •  Abi bu neymiş ya ?

Gibi sorularının başlangıcındayız yani. Bu soruları Black Panter izledikten sonra sormuyoruz. Fragmanını her filmin önünde bin kere izlemiş ve kusma noktasına gelsek bile filmi izlememize daha var. Bu soruları bize sorduran, şaşkınlık anını daha doğrusu anlarından oluşan sekansı yaratan film raflarda duran yüzlerce uyarlama Türk filminden biridir. Hangisi olduğu önemsiz olmakla beraber hepsi bu soruları seslendirmemize ve ablak bir şaşkınlık ifadesinin suratımıza kazınmasına neden olur.

Bu konudan uzak ve daha sıradan hobileri olan sizlere ilk yazıda bundan bahsetmiş ve devamının geleceğine göz kırparak yazının başlığına 101 ibaresini eklemiştim. Beklenenden uzun verdiğim arayı görmezden gelmenizi rica ederek bu tutku dolu, ucubeler ve bir yanıyla şaheserler dünyasına bir adım daha atıyorum.
Fantastik Türk filmleri dediğimiz zaman dünya çapında kült olan Dünyayı Kurtaran Adam filminde başlayıp Turist Ömer Uzay Yolunda, Drakula İstanbul’da, Klink serisi, Üç Süpermenler, Zagor filmleleri, yerli çizgiroman uyarlamalarımız Karaoğlan ve Tarkan filmlerine, oradan demir alıp Zoro uyarlamalarına hatta Malkoçoğlu filmlerine kadar dayanabiliriz.
Peki neden ? Tüm yeşilçam melodram çekip, para kazanırken bu adamlar niye bu alışılmamış işleri çektiler?
Şüphesiz işin ucu ticariydi.Yeşilçam muazzam ticari bir oluşumdu ve para kazanmayan iş yapılamazdı. Bunu günümüz sineması için söylemekte pek tabi mümkün. Sinemanın bir endüstürü olması, yatırımcılar olmadan varolamaması ve yatırımcıların mantıklı olara kârsız iş yapmaması bunun temeli. Bu filmleri yapanlar para kazandılar çünkü ilgi gördüler. İlk denemeden sonra görülen talep her zaman olduğu gibi arzın sürekliliğini sağladı ve işler devam etti. Arz ve talep kurulduktan sonra geriye tek kalan kaynak materyal bulmak ve bu konuda hiç zorlanmadılar.

Binlerce sayı çizgi roman önlerinde uzanıyordu. Tek yapmaları gereken sayfaları çevirmekti. Öyle de yaptılar ama işler öyle olmadı. Bunun iki temel sebebi var.
Birincisi kaynak materyal olarak kullanılarn çizgi romanlar ( özellikle yabancı olanlar ) gerilerinde çok fazla hikaye ve dolayısıyla akışlarında çok fazla gönderme barındırıyordu. Olduğu gibi bir uyarlama seyirci için çok karmaşık olurdu. En baştan başlamak yani orjin hikaye anlatmaksa aksiyon arıyan, sorgulamayan seyirci için sıkıcı olacaktı. Yılda 300-400 film çekilen, son sürat giden bir sinema var ortada ve buna alışmış her akşam film tüketen seyirci var. Bu hızda ilerlerken kim ipler maskeli adamın geçmişini ? Seyirci maskeli adamı görmek istiyor. Onun dönüşümünü değil.


İkincisi teknik imkanlar ve sosyal şartlar. Çok az bir zamanda, çok az bir parayla, çok az anlayan bir seyrciye, piyasa baskısı ve aslında çok katı kurallar içinde film çekiyorsunuz. Bu noktalar şunları doğuruyor;
* Hız. 35 mm çekiyorsunuz. Film 120 metre ve 4 dakika çekiyor. Işık kaçtı, laf yanlış oldu, devamlılık bozuldu gibi gününümüzün oturmuş kurallarını uygulayamazsınız. Film pahallı ve az. Yapımcı başınızda para kazanmak istiyor ve aç.
* Filmde belli başlı şeyler, konudan bağımsızda olsada olmak zorunda. Şöyle bir formülü düşünebiliriz;
Aksiyon + erotizim + star oyuncunun tiradı + çok kötü bir kötü adam = Yeşilçam gişe filmi.


* Yerellik. Perde üzerinde aksiyon görmeyi seven seyirciyi bağlamak için yapılabilecek ilk numara aslında bu. Karakteri kafasında oturutmakta zorlanmayacak ve akışa kendini bırakacak. İşte bu yüzden Captain America, Binbaşı Tayfun olmuştur. The Flash, Tekin bey olarak görülmüştür. Karakter yerelleştirilememişse İstanbula getirilmiş, bu topraklarda koşturulmuştur.

Dünyanın sinema için çekim standartı 1/7 sularında. Yani her bir dakika için ortalama yedi dakika çekim yapılıyor. Yeşilçam için bu oran mucizevi bir şekilde 1/1.5 Dedik ya film pahallı, zaman dar ama tutku ve ortadoğu gamsızlığı içimizde. Bir yanda surlardan atlayan, camlardan içeri giren bir aktör var, diğer yanda arkada geçen uçağı görüp sırf film gitmesin diye tekrar çekmeyen, görüntüyü olduğu gibi koyan yapımcı ensesinde duran jet rejisörler var. Bir yanda suyun altında saatlerce, yüzleri görünmeden isimleri bilinmeden bir ahtapotu canlandıran emekçiler var. Diğer yanda sevgilisinin katliam yaratan oyunculuğuna rağmen filme koyan yapımcılar var. (Seks her zaman kazanır )

Bunları konuştuk. İyi kötü durum bu. Şimdi bunları unutun çünkü izlerken bunları bilmenin bir önemi yok. Bunlar tamamen geek meraklar. Filmleri izlerken kayboluyorsunuz. Bunlar öyle kötü filmler ki mutlaka izlenmeli.
Hem bu kadar orjinal hem bu kadar çakma. Hem bu kadar tutkulu, emek harcanan, hem bu kadar boş vermiş, oldu mu oldu filmler ki bunlar, şaşırmak, takdir etmek, yuhlamak, gülmek ve halimize ağlamak istiyorsunuz. Üstelik hepsini aynı anda yapmak istiyorsunuz,.
Erol taşın oynadığı Yılmayan Şeytan filmini oturun izleyin. Kendini bunca ciddiye alan, her janraya dalan, her şeyi yapan ama hiç bir şeyi beceremeyen, çok ciddi oyunculuklarla bezeli, muazzam güzel ve pestenkerani dekorlar, bin türlü şey.

Hem geceleri uyku kaçıran bir hilkat garibesi, hem görünce koşup sarılamak istenen bir güzellik bu film ve türdeşleri.Daha üzerine çok söz eder, çok konuşur, çok güler, çok şaşırırız bu filmlere. Bir sonraki yazıda Yeşilçam korku filmlerine bakmak üzere toplanacağız.
Daha fantastik, daha umutlu ve daha tutkulu günler görmek dileğiyle !