Selamlar sayın okumacılar. Bu buhranlı, füzeli, paramızın çok kan kayıplı olduğu günlerde, bunlardan çok uzak, güncelin kıyısına hiç dokunmayan ama her nasılsa ortasında olan, huyum olduğu üzere ontolojik bir soru ve sorunla karşınızdayım. Bu yazıda çerçevesini çizip dolduracağımız mevzumuz;değer kavramı.
Konu zihnimizi zorlayacak kadar derin bir felsefi boyuta sahip. Biz geleneğimiz olduğu üzere, daha öznel, daha basit bir yerden bakacağız. Anlamadığımız bilgiye tapmak gibi pestenkerani bir huyumuz yok.
Bu mevzu nereden düştü beynimin kıvrımına ?
Şeyhimiz Onur ünlü beyin bir şiirinden düştü. Şiirin tamamına şuradan ulaşabilirsiniz.
Bizim mevzumuza kapı açan dizeleriyse şunlar;

Bir sırrı vaktinden önce saklayıvermişim
Cümle coğrafya ve dahi dağları sıkıntı basmış.
Ben artık sürekli hançerlenirim
İki tiren öpüştü mü kondüktör yanar?

Kitaplığımda duran “gidiyorum bu” kitabını bir rutin halinde karıştırır dururum. Bu şiir hiç dikkatimi çekmemişti. Bu gün internet üzerinde çeşitli bağımsız okumalar yaparken karşıma çıktı. Muhtemel içinde bulunduğum ruh halinden olsa gerek durdum, kal geldi. Şiiri baştan sona okudum. Döndüm bu dizeleri bir daha okudum.
Bahsettiği mevzu değer kavramı olmasada şiirin bir mucizesi serbest çağrışım bana bunu getirdi.
Değer kelimesinin sözlük karşılığı şöyle;

Bir şeyin gerekliliğini, önemini belirlemeye yarayan saymaca ölçü.

Değer bir ölçü birimi olarak tanımlanıyor. Bu haklı bir tanım. Ben ise çağrışımın ışığında değer kavramına felse tanımlarına hiç girmeden, kendi öznel yargılarımla, ikili insan ilişkileri üzerinden bakmak istiyorum. Esasında hiç uzatmadan şunu sormak gerek;
Bir insana neden değer veririz ?

Basit bir soru olarak geliyor değil mi ?
Değil işte sayın okumacılar. Bu biraz karmaşık bir mevzu. İlk akla gelen çıkar ilişkisi. Bu çıkar maddi olabileceği gibi, çok insani ufak tefek şeylerde olabilir. Bazen biraz ilgi, bazen mevzu ne olursa olsun küçük ayrıcalıklar. Bazen konfor alanını korumak, bazen hoş bir sohbet. Bazen bir seyahat.

Benim baktığım yer şunu kapsıyor. Bir insana kendi dalgamızı ileriye taşıdığı için değer veririz. Bizi ileri attığı, bambaşka kıtalar keşfettirdiği, günbe gün sınırlarımızı ileri taşıdığı için değer veririz. Onda şahsına has bir mucize görürüz aslında. Bir çeşit kendi ışığı vardır. Başkasının ışığı seni aydılatmaz diye bir söz vardır. Söz doğru fakat eksik. Başkasının ışığı bizi aydınlatmaz ama yolumuzu bulmamızı sağlayabilir. Bizi yanlış yola girmişken geri çevirebilir.
Robert Frost’un bir şiiri var;

bir ormanda yol ikiye ayrıldı,
ve ben
ben gittim daha az geçilmişinden,
ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.

Değer verilen birinin ışığı olmadan bazen o daha az gidilmiş yola adım atmaya cesaretimiz olmaz ve tüm farkı yaratan budur işte.
Değer verdiklerimiz bizi, esas bizi ortaya koyar. Bizde sızıntı halinde olan ışığı görür ve yakalarlar. Sadece bununla kalmaz bazen peşinden koşarlar hemde bizim koşmadığımız, koşamadığımız kadar koşarlar. Bu yüce bir konfor alanıdır. İnsan ontolojik olarak kendini düşünmeyi bırakamaz. Ancak ve ancak birisi sizi kendinizden daha fazla düşünür, sizin göremediğiniz size yürüyen kötülükleri görürse bu olabilir. Bu çok derin bir soluklanma halidir. Bunu yaşayamayan insan yorgun hisseder. Gardını düşürmek ister ama ontoloji izin vermez, içgüdü durmaz. İnsan bu durumda sadece huzursuzlanabilir.Bu konfor alanına sahipken sarsılması ise bambaşka bir durumdur.

Bana Onur Ünlü şiirinin yarattığı çağrışım tam bu nokta üzerinden geliyor işte. Değer verdiğimiz ve bizi biz yapan etmenlerden birinin kaybı veya ona kendimizden gelen istemsiz zararlar bize o şiirin tek bir satırının anlattığını hisettirir;

Cümle coğrafya ve dahi dağları sıkıntı basmış.

Evet, koca bir ruh halinin tanımı bu. Kişiliğinizin bir yönünü, sizi ileri taşıyan bir değeri, hayal kırıklığına uğratır ve ondan bir kapı bir süreliğine olsun kapanırsa tam olarak şeyhimin dediği gibi olur. Cümle coğrafya ve dağlarınızı sıkıntı basar.

Bu sıkıntının tek arınma yolu, tek katharsis anı, o kapının geri açılmasıdır.
Abartıyorsun diyebilirsiniz, gerizekalı diyebilirsiniz ama fayda etmez. Yazının imtiyaz sahibi benim ve şu an içinde olduğum ruh hali bana bunları yazdırdı. Bu ruh halim olmasa Ferdi ve Orhan incelemesi yapıp bu adamlar üzerinden arabesk kültürüne bakacaktım. O başka bir bahara kaldı artık ama çok geç bir bahar olmaz.

Biliyorum yine eksik oldu, yalan yanlış oldu mevzu anlatımımız fakat dediğim gibi mevzu üzerinde hakkı olan tek kişi benim. Kendi açımdan bir meram anlatısı bu, nasıl insan kendisi dışında kimseyi intihar edemez, bu saçma olur, cüme bile düşük olur. İşte bunun gibi biraz insanın kendisinde bir sorunu varken ( bu genele pestenkerani gelse bile ) başka şey konuşamaz. Hem elbet vardır bu yazıdanda kendi için bir parça bulan birileri. Tüm yazıtlar birilerine hitap eder, farklı zaman dilimi ve coğrafyalarda olsalarda. Zaten bundan kaynaklıdır 100 yıl önce yazılmış bir metnin altını fosforlu bir kalem ile talan edip çizme arzumuz.

Hepinize değer yargılarınızı köreltmediğiniz liberte günler dilerim sayın okumacılar.

Tüm hakları saklıdır sarsıntımın, fotokopi fanzin serbest !