Pfizer bu sabah, dünya piyasasına tuhaf bir ilaç sürecekti. İnsanlık nefesini tutmuş, saatlerin 09.00’ı göstermesini bekliyordu. Aslına bakılırsa Türkiye itibarıyla 09.00’dı. Amerika Birleşik Devletleri 19.00’ın, Birleşik Krallık ise 06.00’ın gelmesini bekliyordu. Yani bütün dünyaya aynı anda sürülecekti. Pfizer bu konuda hiçkimseye iltimas etmemişti. İşin büyüsü de buradan ileri geliyordu zaten. Zeynep çok garip hissetmişti; İngiltere kralı William’la aynı anda kullanacaklardı ilacı.

Kuruluşunun iki yüzüncü yılında böyle bir ilaç çıkaracak olması epey manidardı, tam da Pfizer’a göre bir olaydı. 2047 yılından bu yana bütün sosyal mecralarda reklamı yapılıyordu ilacın. Bazı bilim otoriteleri bugünün, İsa’nın doğumundan daha büyük bir milada sebebiyet verebilecek bir gün olduğunu vurgulamıştı. Abartılmış bir olay da olabilirdi tabii ki. İnsanlar bire beş katmayı severdi. Eğer öyle değilse, tarihe şahitlik ediyordu Zeynep.

Saat 08.50’e vurdu. Siparişini iki yıl önceden verdiği gizemli ilacın gelmesine henüz on dakika vardı, ne bir saniye eksik ne bir saniye fazla. Yabileceği tek şey beklemekti. Yatakta uzanıyor, bej rengi yorganın altında heyecanla bekliyordu. Sonra kafasını yorganın altından çıkartıp yanındaki pencereden gökyüzüne baktı. Hayatının hiçbir anında bu kadar drone’u gökyüzünde görmemişti. UPS’in drone-kargolarıydı bunlar. UPS aboneliği olan herkesin, şirketin bünyesinde kendi şahsi droneları mevcuttu. İstanbul semalarında sahibine doğru tam hızda uçan milyonlarca drone… Alışık olmadığı bir tablo daha eklenmişti hatıralarına. Bal arısı kolonilerini andırıyordu bu dronelar. Fakat bal arıları birbirleriyle içgüdüsel iş bölümü yapan hayvanlardı. Dronelar ise tam tersi; bağımsız çalışan programlı ve şaşmaz makinelerdi. Böylesi yoğun hava trafiğinde tek bir kaza bile meydana gelmemesi hakikaten takdire şayandı. “Kazalar insana özgüdür.” denilmesinin bir nedeni vardı galiba. Bu deyişin kanıtı işte oradaydı, gökyüzündeki akıllara ziyan manzaradaydı.

 

Eskilerin plasterlerini andıran, deri rengi senkronizasyon bandını alnına yapıştırdı. Ardından bilekliğini aktive edip lenslerini taktı. Gözünün önünde bir ekran belirdi. Ekranın şeffaflık yüzdesini sıfıra ayarladı. Google’ın halka açık ve güncel istatistikler departmanına girdi. Çünkü Twitter istatistiklerini incelemek istiyordu. Bir dakika içerisinde “IDe” kelimesiyle ilgili kaç tweet atıldığını merak ediyordu. Departmanın Twitter istatistikleri bölümüne, oradan da tweet sayısı hız verileri seçeneğine girdi. Plaster benzeri bant, bileklik ve beynin senkronize olmasını sağlıyordu. Bu sayede fare veya klavye gibi ilkel arayüzlere gereksinim duyulmuyordu artık. Arama butouna “IDe” yazdı.

Sonuç dudak uçuklatacak cinstendi. Atılan tweet sayısını ve sayının büyüme hızını algılayamıyordu Zeynep. Binler basamağı saliseden hızlı ilerlerliyordu. Birler basamağı görünmüyordu bile, onun yerinde bulanık bir hane vardı. Bu demek oluyor ki, saniyede yüz binden fazla tweet atılıyordu. Korkunç bir ivmeydi. İstemsizce ıslık çıktı dudaklarından.

Google departmanından çıkıp CNN Science’a girdi. Adam Wiles’ın, CNN muhabiri Isabel Jordan’a verdiği demeci tekrar izleyecekti. IDe reklamlarının medyada baş gösterdiği tarihten beri Pfizer yöneticilerinden hiçbir açıklama gelmemişti. Maksatları gizemli bir atmosfer yaratmak olabilirdi. Pazarlama stratejilerinde en önemli ve en bilinen unsur, ürünü insanlara elden geldiği kadar merak ettirmekti. Fakat firma, ürünün piyasaya çıkmasına bir gün kala sessizliğini bozmuş ve CNN ile röportaj yapmıştı. Zeynep şimdi onu seyredecekti. Siteye girdi ve videoyu başlattı.

 

– İyi akşamlar sayın seyirciler. Bu akşam oldukça özel bir konuğumuz var. Pfizer yönetim kurulu başkanı Adam Wiles’ı ağırlıyoruz, hoş geldiniz Bay Wiles.

– Merhabalar.

– Davetimize icabet ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hiç vakit kaybetmeden sorulara başlıyorum, hazır mısınız?

– Evet, elbette.

– Pekala, şöyle başlamak istiyorum o zaman; neyin nesidir bu IDe? Şimdiye dek konu hakkında kasıtlı kasıtsız birçok spekülasyon yaratıldı. Uzman olan olmayan kim varsa konuştu. Şu an itibarıyla muazzam bir bilgi kirliliği var ortada. Bizi izleyen yaklaşık yirmi beş milyar insana neler söylemek istersiniz?

– Öncelikle davetiniz için ben de size teşekkür ederim Bayan Jordan. İlk olarak şunu belirtmeliyim; IDe bizim yıllarca üzerinde çalıştığımız bir ilaçtır. Gönüllü insan deneklerinden elde ettiğimiz bulgularla son noktaya geldik artık. İzleyicilerimize rahatlıkla söyleyebiliriz ki, söz konusu ilacın herhangi bir yan etkisi bulunmuyor.

– İlk soruma cevap vermediniz. Neyin nesidir bu IDe?

– IDe’nin işlevine reklamlarımızda yeterince yer verdik. Ancak size akademik bir açıklama getirebilirim: İlacın birincil amacı, beynin uzlaşmaz katmanlarını birleştirmektir.  bilinçaltının absürd yaratıcılığı ile bilincin standart gerçekçiliğini bir araya getirmek. İnsanlara yeni ufuklar açmak ve onların potansiyellerini serbest bırakmak.

– “Sigmund Freud bunu beğendi.” Diyebiliriz öyleyse, hahaha…

– Bayan Jordan, siz espri yapmayın lütfen. Yıllardır buna maruz kalıyoruz, en azından bugün yapmayın.

– Hahaha pekala pekala. Ehem, konumuza geri dönelim o halde.

– Evet lütfen.

– İlacın ana işlevinden bahsettiniz. O işlev uyuşturucularda da yok mu? Buna ne diyeceksiniz? LSD veya DMT gibi maddelerde de yok mu şu bilinçaltı meselesi? İlacınızı uyuşturuculardan daha özel kılan şeyi anlamaya çalışıyorum sadece. Aradaki temel fark nedir? IDe yerine LSD kullansak olmaz mı?

– Maalesef olmaz. Söz konusu uyuşturucuların ana işlevi bilinçaltını serbest bırakmaktır. Bilirsiniz işte, belli başlı hormonlar gereğinden fazla salgılanır, kişi savruklaşır. Bilinçaltı, bilincin ta kendisine tecavüz eder. Hem de birey uyanıkken olur bütün bunları. Vücut hissizleşir, beyin kontrolünü yitirir. Kısacası bu tip maddeleri tasvip etmiyoruz. Öte yandan bazı uyuşturucuların yaratıcılığı tetiklediğini de reddiyor değiliz. Fakat verimli oldukları söylenemez. Uzun vadede vücutta bıraktığı tahribatı söylemiyorum bile. Bağımlılık etkisini de unutmamak lazım.

– Bir izleyicimiz ‘IDe’yi kullandığımızda bize tam olarak ne olacak?’ diye soruyor. Evet Bay Wiles, reklamlarınızda insanları şizofren yapacağınızı iddia ediyordunuz. Bunu biraz açar mısınız?

– İlacın yapıcı bir şizofreniye sebep olacağı doğrudur. Yine de bildiğimiz şizofreniden önemli ayrımları var. Bunlardan bir tanesi kalıcı olmaması. İlacın etkisi bittiğinde, mutlaka şizofreni de bitecektir. IDe’nin adeta aklı var diyebiliriz. Etkisini göstermeden önce, kişinin beynindeki travmatik anıları ve davranış özelliklerini katalize edebiliyor. Yani tamamen güvenli bir macera sunuyor insanlara.

– IDe’nin amacı insanlara eğlence sunmak mı yoksa? Ben daha fazlasıdır diye düşünmüştüm.

– Yıllar içerisinde ilaç sektörü ve eğlence sektörü birbirinden ayrı düşünülemez hale geldi. Farmakoloji, biyoloji, kimya ve evrimsel tıp gibi bilim disiplinleri büyük devrimler yaşadı yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında. Dünya şu anda ikinci bilim devriminin kaymağını yiyor. Takdir edersiniz ki artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Çoğu insanın IDe’yi eğlence için kullanacağı aşikar. Bunu inkar etmiyoruz. Ancak unutmayın. Barut da ilk olarak eğlence için kullanılmıştı. Sonra sıradışı birisi çıktı ve baruttan silah yaptı. Sıradışı dahiler hiçbir zaman yok olmaz Bayan Jordan. Bugün bile var onlar. IDe sayesinde, bilim ve sanatta büyük sıçramalar yaşanacak. Tabii ki teknolojide de.

– İnsanları şizofren yaparak nasıl bir sıçrama yaratmayı düşündüğünüzü çok merak ediyorum.

– Biz sadece bilinçaltının gücüne inanıyoruz. Tarihteki birçok keşfin rüyalarla geldiğini biliyor muydunuz?

– Hahaha maalesef hayır. Bilim ve sanat tarihiyle aram iyi değildir. Ben daha çok gazetecilik, politika falan işte…

– İsterseniz anlatabilirim.

– Buyrun. İzleyicilerimize kısaca anlatın.

– Aslında bu konuda keyifli hikayeler var, August Kekule’ninki gibi mesela. Bu arada kendisi önemli bir kimyagerdir. Kekule yıllarca benzen molekülünün kimyasal formülünü bulmaya çalışır ama başaramaz. Bir gün iskemlesinde uyuyakalır. Rüyasında kendi kuyruğunu yemeye çalışan bir yılan görür. Yılan sürekli kendi ekseninde dönüp duruyordur. Sonra gizemli dahimiz bir anda uyanır. İlham veren rüyasını kağıda aktarır ve görür. Artık aydınlanmıştır. Atomların sarmal şekilde bağ yaptığını anlar. Karbonlar birbirleriyle kusursuz bir altıgen oluşturuyordur.

– İlginç bir hikayeymiş. Başka var mı?

– Tabii ki var. Örneğin Niels Bohr’un da rüyalardan nasibini aldığını biliyoruz. Kendi ismiyle anılan atom modelini bir rüyasında gördüğü anlatılır. Bana kalırsa en çarpıcı hikaye Dante’nin oğluna aittir.

– Dante’nin oğlu mu? Merak ettim açıkçası. Yani Dante’nin bizzat kendisi değil, oğlu öyle mi? Doğru mu duydum?

– Evet. Hemen anlatayım. Dante günlerden bir gün hayatını kaybeder. Ardında ise düzenlenmeyi bekleyen yüzlerce sayfa bırakır. Dante’nin oğlu, ilk iş olarak bu sayfalara çekidüzen vermek ister. Büyük ölçüde başarır da. Yine de bir sorun vardır: Babasının eserini kronolojik olarak tertipler ve en önemli on üç bölümün kayıp olduğunu anlar. Günlerce evin altını üstüne getirir ama o parçaları bir türlü bulamaz. Bir gün rüyasında babasını, yani Dante’yi görür. Dante beyazlar içindedir, kendisini takip etmesini söyler oğluna. Hayatta olduğu zamanlardaki çalışma odasına götürür onu. Odasındaki gizli dolabı gösterir. Oğul uyandığı gibi dosdoğru Dante’nin odasına koşmaya başlar. Rüyasında babasının gösterdiği yere bakar. Orada gerçekten de gizli bir dolap vardır. On üç kayıp parça da o dolabın içinden çıkar. Eğer bizler bugün ‘La Divina Commedia’ gibi bir klasiği yekpare biçimiyle okuyabiliyorsak, bu zevki o tuhaf rüyaya borçluyuz.

– Yine ilginç bir hikaye. Yalnız aklıma takılan bir yer var Bay Wiles. Nedense anlattığınız hikaye, ‘bilinçaltının gücü’ ile pek alakalı değil gibi geldi bana. Biraz mistisizm kokusu alıyorum. Yani bilinmeyen bir şeyi öğrenmekten bahsediyorsunuz burada. Bilinçaltının böyle büyülü güçleri olduğunu sanmıyorum. Sohbetimiz bilimsellikten uzaklaşıyor.

– Hmmm gerçekten uzaklaşıyor mu dersiniz? Güzel bir noktaya parmak basmış olabilirsiniz. Şahsen bilimsellikten uzaklaştığımızı sanmıyorum. Aslında evet, hikayenin kulağa epey mistik geldiği doğrdur. Olayın can alıcı tarafı da burada zaten. Dante’nin oğlu, rüyayı görmeden önce gizli dolabın yerini bilmiyor muydu gerçekten?

– Biliyor muydu?

– Hem evet hem hayır.

– Biraz daha açın.

– Peki o halde, şöyle bir varsayımda bulunalım: Dante henüz ölmemiş ve çalışma odasında çalışıyor olsun. Oda kapısı ardına kadar açıktır. Oğul da odanın önünden geçmektedir ama odaya doğru bakmıyordur, aklında bambaşka düşünceler vardır. Belki sevdiği kadını belki de akşam yemeğinde ne yiyeceğini düşünüyordur. İşte tam o esnada baba, gizli dolabına yazılarını yerleştiriyordur.

– Devam edin.

– Dediğim gibi, oğul o anda başka bir şey düşünüyor ve başka bir yere bakıyordur ama kulakları da sağır değildir. Gizli dolabın kapağının çıkardığı ses kulağına çalınır. Oğulun bilinçaltı bilgiyi işlemeye başlar aynı zamanda. Sesin şiddetinden ve geldiği yönden dolabın nerede olduğunu saptar. Daha sonra rüyalar aracılığıyla bu bilgiyi gümüş tepside sunar ona. İşin dramatik tarafı ise, Dante’nin oğlu o rüyayı hiçbir zaman göremeyebilirdi. Çok düşük ihtimalli ve raslantısal bir rüyaydı. Ne diyebiliriz ki, iyi ki görmüş.

– Biraz daha anladım sanırım. Sizin amacınız bu gümüş tepsilerin sıklığını elden geldiği kadar artırmak. Doğru mu anlamışım Bay Wiles?

– Kesinlikle. Doğru anladığınıza emin olabilirsiniz. Bilinçaltının iki muazzam özelliği vardır. Birincisi, Kekule örneğinde olduğu gibi, kişiye yaratıcı düşünceler tedarik etmektir.

– İkincisi?

– İkincisi ise sizin biraz önce değindiğiniz nokta. Dante’nin oğlunun hikayesindeki gibi yani. Bilmediğimizi sandığımız ama aslında biliyor olduğumuz bilgileri gün yüzüne çıkarmak.

– Evet, yeterince açıklayıcı oldu tüm bunlar. Bu arada izleyicilerimiz tarafından yoğun bir soru yağmuruna maruz kaldık. İçlerinden birkaçını size sormak için seçtim.

– Dünya sorularla döner Bayan Jordan, sizi dinli…

Odasından gelen ani bir sesle irkildi Zeynep. Yarıda kalan videoyu kapattı, bilekliğini pasif hale getirdi. Hemen sonra tavandaki otomatik oval pencereden içeriye bir drone’un süzüldüğünü gördü. Sol bileğindeki saat dövmesine baktı, saat 9.00 olmuştu.

Yazar: Mete Vesek

“Ad astra!”