Dronelar modern çağın Noel Babalarıydı. Geldi, evin içindeki alıcı noktaya ilacı koydu ve oval pencereden uçup gitti. Zeynep dronenun ilacı bıraktığı yere, yani masaya doğru yöneldi. İlaç kutusu gayet sade tasarlanmıştı. Beyazdan başka hiçbir renk barındırmıyordu. Yalnızca kutunun ön tarafında büyük lacivert puntolarla “IDe” yazısı vardı. Sağ altta küçük dijital bir Pfizer amblemi görünüyordu. Kutuyu eline alıp sallamaya başladı, hafifti. Kapağı açıp içindekini çıkardı. Yarı saydam plastik kabın içinde tam tamına on kapsül vardı. İçlerindeki sıvının dünyayı değiştireceği iddia ediliyordu. Bir şeyin doğruluğunu veya yanlışlığını kanıtlamanın en sadık yolu denemekti. Kapsüllerden birini hemencecik hırkasının cebine yerleştirdi. Odanın çıkışına doğru ilerlerken durdu. Geri dönüp bir tane kapsül daha aldı yanına, bu önlem amaçlıydı. Çıkışa doğru acele adımlarla tekrar ilerledi.
Zeynep sanal gerçeklik senaristiydi ama popülerliği tartışmaya açık bir meseleydi. Yıllarını ünlü olma isteğiyle tüketti. Arzusun niçin bu kadar güçlü olduğundan emin değildi. Daha fazlasını, çok daha fazlasını hak ettiğine inanıyordu yalnızca. Orta dereceden bir ün onu tatmin etmeye yetmiyordu. Her ölümlünün dilediği türden bir dilek vardı ruhunun çoşkun çekmecelerinde; ismini ölümsüzleştirmek. Tıpkı Johann Wolfgang von Goetge gibi. Arşimet gibi. Fyodor Dostoyevski, İbn-i Sina, Elon Musk ve İskender gibi. Hem Akhilleus değil miydi sonsuz ün için hayatından vazgeçen, en büyük savaşta yer alan, Troya için yelkenine rüzgar dolduran, Akhilleus değil miydi? Sonsuz ün üzerine çok düşünmüştü Zeynep. İsmi hatıralardan kaybolan bir insan için neyin önemi vardı? Hiç yaşamamış ve var olmamışlarla, yaşadığı günlerin tamamı dünya üzerinde silinen ölüler arasında ne fark vardı? Bir hiç.

Cambridge’de matematik bölümünü okuduğu yıllardan miras kalan bir alışkanlıktı senaryo. O sadece bir usta bir matematikçi değil, aynı zamanda sanatçıydı da. Sanatını icra etmek için bilinçaltının bilinmeyen köşelerinden malzeme toplamaya gidiyordu şimdi. Villanın önündeki revakta bisikleti kendisini beklemekteydi. Bisikletine bindi ve yolculuğa koyuldu. İstanbul’un merkezinden uzakta bulunan, sahile yakın bir semtte yaşıyordu Zeynep. Alabildiğine uzun sahil yolunun en sevdiği noktasına gitmek için pedala abandı. Bunalıma girdiği veya düşüncelerine yoğunlaşmak istediği vakitler hep oraya düşerdi yolu. Hızlandıkça yüzünü serinleten rüzgar onu daha da heyecanlandırıyordu. Gelecek için çevirdi pedalı.
Kısa süre sonra istediği yere geldi. Bisikletini yavaşça yere bırakıp etrafa göz gezdirdi. Her şey bıraktığı gibiydi. Hava ayaz olduğu için hırkasının fermuarını vurup taytını yukarı çekti. Sahilin o bölgesine yerleştirilmiş yalnızca tek bir bank vardı, oraya oturarak derin nefesler alıp verdi. Denizi seyre koyulmuştu. Bir deniz manzarasının en dikkat çekici tarafı ufuktu hiç şüphesiz. Hayatın hiçbir alanında, denizde olduğu kadar keskin ufuklar yoktu. En uzaktaki beyaz köpüklü dalgalar suya tekrar ve tekrar dökülürken, çivit mavisi deniz bütün endamıyla Zeynep’i selamlıyordu.
Denizin hipnoz etkisi kısa sürdü. Aniden yapması gerekenleri hatırlayıp hırkasının cebindeki iki kapsülden birisini çıkardı. İşaret parmağının yarısı kadar uzunlukta olan kapsülün orta kısmı, dijital bir ayarlama şeridiyle kaplıydı. Parmağını şeridin üzerinde tutup biraz sağa kaydırdı. Konsantrasyon oranını gösteren ibarede, işaret ve rakamla “yüzde on sekiz” yazısı belirdi. Yine parmağını hafifçe sola kaydırındığında oran yüzde on beşe düştü. Yüzde on beş yeterliydi. Sol kolunu hırkadan sıyırdı ve kapsülün deriyle temas etmesi gereken tarafını bileğindeki ana damara bastırdı. Kapsülün ucunda Alfa ve Beta tipi sentetik hücreler vardı. Alfa tipi hüclerinin görevi, ilacın derişikliğini ve basıncını suni yollarla istenilen orana yükseltmekti. Beta tipi hücreler ise deride ve damarda nanometrik kanallar açıp sıvı geçisini sağlıyordu. İlaç kullanımında, sağlık açısından tavsiye edilen konstanstrasyon oranı her zaman için yüzde ondu. Zeynep oranı yüzde on beşe ayarlamıştı, çünkü ilacın kana daha hızlı hücum etmesini istiyordu. Böylelikle ilaç daha çabuk ve güçlü bir şekilde tesir edecekti.
Bu kullanım yöntemini 2036 yılında Alman bir sağlık girişimicisi geliştirmişti. İlaçlar artık doğrudan kana karıştığı için etkilerini hemen gösteriyorlardı, tıpkı önceleri kullanılan iğneler gibi. Zeynep’in kanı, ilacı büyük bir iştahla içip bitirdi. Sırasını salmıştı artık. Sıra IDe’deydi.

Olaylar tahmin ettiğinden de aceleci gelişti. Seslere ve renklere karşı algı yeteneğinde ani bir yükseliş oldu. Her şeyi yine olduğu gibi duyuyor ve görüyordu ama nesnelerin doğasını yeniden keşfediyormuş gibi bir hisse kapıldı. Bu bir yandan ürkütücüydü fakat aynı zamanda haz vericiydi. Adam Wiles haklı çıkmıştı. IDe onda, hiçbir uyuşturucunun bahşedemeyeceği bir çakra açmıştı. Ayağa kalkıp gözünü yere dikti. Üzerinde durduğu kumsalın, ince tabakalar halinde rüzgarda ötelenen taneciklerini inceledi. Her bir taneciğin istikametini takip edebiliyordu, birkaç saniye içine androide dönüşmüştü. Hayretini ve endişesini bir türlü atamıyordu üzerinden. İlacı yüzde on beşle kana enjekte etmek bir hataydı, çok büyük bir hataydı. Diğer taraftan yüzde yirmiyle enjekte etmiş olmayı diledi. Bilinci karmakarışık bir hal almıştı. Duyguları madalyonun iki yüzüydü. Hem tanrılaşmış hem de ilkelleşmişti. Eliyle yüzünü kapattı. Zamanı idrak ediş şeklinin bile değiştiğini fark etmişti. Hemen elini yüzünden indirip sol bileğindeki saat dövmesine göz attı. Saniyenin normalde akacağı hızdan çok daha ağır aktığını gördü. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Ancak ondan bile daha ilginç bir olay vardı; saniyenin yavaş akması, beyni tarafından zamanın standart hız biçimi olarak algılanıyordu. Çok tuhaf işler döndüğünü anladı Zeynep.
“Hassiktir.”
Değil 2050, 3050 yılında bile insanlar “hassiktir” diye küfür edecekti. Banka oturmayı denedi. Denizi izleyerek kafasını dağıtmak istiyordu. Hiçbir değişiklik olmadı. Kum taneciklerinde olduğu gibi, bütün dalgaların yön vektörü de istemsizce kafasına kazınıyordu. Bu korkunçtu. Ortada sürekli devinip duran bir detaylar deryası vardı. Aklının bütün algı kanallarını kapatmayı denedi ama başarısızlık kaçınılmazdı. O esnada, kendisinden tam olarak yirmi bir metre otuz üç santim uzağındaki bir görüntü dikkatini çekti. Aslında her şey dikkatini çekiyordu ama bu görüntü bir şekilde diğerlerini bastırmıştı; beyaz saçlı, geniş omuzlu bir adam kulaç atarak kıyıya gelmeye çalışıyordu. Kafası zaman zaman suya batsa da saçları ıslanmıyordu. Oldukça sakin görünümlüydü ve hiçbir acelesi yokmuş gibi atıyordu kulaçlarını.
Su seviyesi boyuna kadar indikten sonra kulaç atmayı bırakıp kıyıya doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça vücudunun daha fazla bölgesi açığa çıkıyordu. Kaslı vücudundaki kıllar da tıpkı saçları gibi ıslanmamıştı. Vücudunu örten tek şey- ki o da ıslanmamıştı- beyaz bir peştamaldı. Sol eliyle altın renginde üç dişli bir yaba taşıyordu. Yaşlı adam kıyıya ayak basınca Zeynep’i fark etti. Bir süre göz kontağı kurduktan sonra ona doğru yürümeye başladı. Yürürken gözünü kısıp kayıtsızca çevresine bakınıyordu. Neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor gibi bir havası vardı. İki metre kırk dört santim uzaklığa gelince yürümeyi bıraktı. Zeynep’in aklı bu tür ölçümleri keskin bir şekilde ve zahmetsiz olarak yapıyordu artık. İri yapılı yaşlı adam ona seslendi.
“Selam kadın. Yanında erkeğin olmadan mı geziniyorsun ortalıkta?” Her yeri tekrardan taradı. “Heyt be! Byzantion kıyılarına ayak basmayalı yüzyıllar geçmişti. Buralar fazlasıyla değişmiş. Hiç bıraktığım gibi değil, hem de hiç.”
Zeynep şaşkınlıktan ağzının açık olduğunun bile farkında değildi. Çok kısa bir süre önce ilaç aldığını da unutmuştu artık. Çünkü o kısacık süre boyunca gereğinden fazla olay yaşamıştı. Tüm bu yaşananlar da sanal olamayacak kadar gerçekçiydi. Zor olsa bile konuşmayı denedi.
“Sen kimsin ihtiyar? Nereden geldin ve burada ne işin var?”
Kendisine yöneltilen soru fazlasıyla anlamsızmış gibi bir ifade takındı adam. Elindeki üç dişli yabaya baktı ve tekrar Zeynep’e dönerek “Ben kimim mi? Kim olduğumu bilmiyor musun? İşte buna çok şaşırdım. Aslında biraz da üzüldüm. Çünkü eskiden kundaktaki bebekler bile kim olduğumu bilirdi. Oysa buraya beni sen çağırdın kadın. Nasıl olur da beni tanımazsın?” diye yanıtladı.
“Kadın demeyi keser misin artık? Adım Zeynep. Sen de kimsin söylesene?”

Yaşlı adam elini ıslanmamış sakalında gezdirdi. “Zeynep, hmmm. Bu isimde birisini daha önce hiç duymamıştım. Bana gelince, madem kendimi tanıtmamı istiyorsun, Kronos oğlu Poseidon derler bana, denizlerin ve akıntıların tek efendisi.”