“Ondan daha kudretli kim olabilir?” diye mırıldandı. Pagan tanrıların isimleri beyninden sırasıyla akıp geçiyordu. Zeus ihtimaller arasındaydı. Fakat Odin de olabilirdi, şu tek gözlü piç. Aklında beliren onlarca tanrıdan hiçbirisi değildi sanki. Çok daha farklı birisinin geleceğini söylüyordu sezgileri ona, mesela bir insan… Poseidon’dan daha kudretli bir insan var mıydı? Varsa şayet, görülmeye değer bir insandı. Gelecek olan kişiyi tanıyabilmesi için olduğu yerde beklemekten başka çare göremiyordu. Deniz çekilmeye başlamıştı, tıpkı Poseidon’un söylediği gibi. Dalgalar sahilden uzaklaşırken altındaki kumlar ortaya çıkıyordu. Yaş kum önce güneş ışığıyla parıldıyor, ardından dalgalardan artakalan suyu içerek nemli bir görünüme bürünüyordu.

Deniz tam olarak yüz on dört metre çekilmişti artık. Önündeki geniş alan ıslak bir tarlayı andırıyordu. Çekilen sudan geriye, koyu tondaki tek tük kaya ve resif parçaları kalmıştı, onun haricinde bomboştu. Bu kesinlikle hayal olamazdı, olmamalıydı. Hayaller bu kadar ayrıntılı değildi. Yoksa öyle miydi?
Hayır. Aklı ona oyun oynuyor olsaydı bunu mutlaka anlardı. Bu gerçekti, eski kıyamet filmlerinden fırlamış gibi duran bir sahnenin içindeydi. Ayrıca sahnenin bundan sonraki kısmı oldukça tanıdık geliyordu; sular çekilir, etrafa bir süre sessizlik hakim olur, sonunda da kocaman bir dalga bütün şehri yutar. Fakat dalgaların hesaba katmadığı bir engel vardı: İstanbul. Hiçbir dalga bu şehri yutabilecek kadar büyük değildi.

Olduğu yerde durup bekleme fikrinden vazgeçti. İlerleme fikri ona daha cazip göründü. Gelecek olan kişiyi ev sahibi edasıyla ağırlayacaktı. Denizin karayla birleştiği yeni sahil çizgisine doğru ilerlemeye başladı. Acelesizdi, huzurluydu.  Çakıl ve yosunların arasından yürürken kara bulutların gökyüzünü çevrelediği fark etti. Giderek kararmasına da kimse engel olamayacaktı. Sararmış kareli defter kağıdının üstündeki dolma kalem noktasıydı o an, öylesine küçüktü. Bilekliğini aklifleştirip Bob Dylan’dan Knockin’ on Heaven’s Door’u açtı. Şarkıyı yaşıyordu sanki. En sevdiği parça olmasına rağmen hiçbir zaman bu kadar tatlı gelmemişti kulağına. Zaman ve mekandan azadeydi. Yürüdü ve yürüdü. İşte oradaydı. Tam da nakarat kısmını dinlerken gördü o büyük su kütlesini.

Knock Knock Knockin’ on Heaven’s Door
Knock Knock Knockin’ on Heaven’s Door
Knock Knock Knockin’ on Heaven’s Door

Epey uzaktaydı dalga, beyni mesafeyi hesaplayamıyordu. Henüz olgunlaşma safhasında olacak ki kamburu yeni çıkmaya başlamıştı. Birkaç saniye sonra iyiden iyiye baş vermeye başlar diye tahmin etti. Gözlerini kapattı. Beklediği kişinin, ona doğru hızla koşan şu dalganın üzerinde yolculuk ettiğini biliyordu, ama kimdi? Herhangi bir insanın ciğerlerinden çıkabilecek en güçlü haykırışı yaptı. “Kaçmıyorum ulan, buradayım. Bekliyorum seni her kimsen!”
Zipposuyla birlikte şanslı sigarasını hırkasının iç cebinde saklardı her daim. İkisini de çıkarttı, sigarayı dudağının ucuna yerleştirdi, zippoyla yaktı.

There’s a long black cloud comin’ on down
I feel like I’m knockin’ on heaven’s door.

Birkaç fırt aldı sigaradan, nispet yapar gibi kara bulutlara doğru üfledi. Gözlerini açtığında dalganın yaklaştığını gördü, hatta olması gerekenden daha fazla yaklaşmıştı. Büyüme evresini aşağı yukarı tamamlamıştı bile. Bulutların arasından sızan güneş ışıkları, dalganın iç kısımlarına girince kırılmaya uğruyordu. Böylelikle bazı bölgeler turkuvaz renginde ışıldıyordu. Tam karşısındaki bölge de turkuvazdı ve yüksekliği yüz altmış metre civarındaydı. Minik bir benek gördü dalganın üzerinde, kendisiyle aynı hizadaydı. Büyük ihtimalle o kişiydi.
Şarkı bitti. Milyonlarca tonluk su bloku hareket ederken ortaya çıkan görkemli uğultuyu daha net duyuyordu şimdi. Dalganın tepe noktası sivrilmişti, dökülme aşamasına gelene kadar sivrilmeyi sürdürecekti. Siyah benek de iyiden iyiye büyüdü. Artık mesafe öyle kısaldı ki, Zeynep zirveyi görebilmek için omurgası kırılıncaya kadar kafasını kaldırması gerekiyordu. Aşağıdan yukarıya doğru binlerce kar beyazı damar yükseliyordu gövdesinden. Cildi lavicert bir kadife gibiydi.
Lensinin ayarlarını düzenleyerek görüntülerin boyutunu yedi kat artırdı, en fazla bu kadar yapabilirdi. Gözlerini dalganın üzerindeki siyah beneğe odaklamaya çalıştı. Bakmak istediği hedef bir hayli oynak olduğu için takip zorlaşıyordu. Öyle bile olsa birkaç kare yakalamayı umut etti. İstediği hedef kadraja girdiğinde anlık bir hamleyle pozu yakaladı hemen. Bu fırsatı bir daha yakalayamayabilirdi. Görüntüleri tekrardan normal boyutlara getirdi. Aralarındaki mesafe elli metreye düşmüştü. Nihayet kuğu boynu misali öne doğru uzanıyordu dalga.

Arşive girip yakaladığı pozu incelemeye başladı. Hedefi aşağıdan gördüğü için biçimsel netlikten yoksundu fotoğraf. Fakat Zeynep’in beyni harıl harıl çalışıyordu. Gördüğü geometrik şekilden yola çıkarak hayal etmeye başladı; eğer fotoğrafını çektiği kişiyi, onunla eşit yükseklikteyken çekmiş olsaydı nasıl görünürdü bu belirsiz şekil?
Göz kapaklarını indirdi yine, ve hayal etti. Yerden hızla yükseliyordu. Hedef ile aynı hizaya çıktığında biçimsel netliği yakalamıştı bile. Kara bir silüetti gördüğü, ama neye benzediği anlaşılabiliyordu. Büyük tahtın üzerinde oturan uzun saçlı bir erkek. Sol elinde asa, sağ elindeyse yuvarlağımsı bir nesne vardı. Kimdi bu şerefsiz?
Gezegendeki bütün gürültünün kesildiğini işittiğinde açtı gözlerini. İnanması güç olsa da, dalga durmuştu. Buza dönüşmemesine rağmen bütün bir su kütlesinin hareketi donmuştu. Sessizliği neşter gibi yaran kuvvetli bir patırtı koptu. Kafasını yukarıya çevirdi. Sesler tam olarak uzun saçlı misafirinin olması gereken yerden geliyordu. Hava deliğiyle su püskürten balina gibi püskütmüştü onu sular.

Adam devasa tahtıyla birlikte serbest düşüyordu. Kadının hesaplarına göre yedi saniye içinde yere çakılacaktı.

Yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir, gümmmmmm!

Zeynep refleksif olarak vücudunu koruma pozisyonuna geçmişti. Doğrulup önüne baktığında ise onu gördü.
Beş merdivenli ahşap bir taht yere çakılmıştı. Tahtın üstünde deri ceketli bir adam oturuyordu. Ceketin altından giydiği koyu renkli gömleğiyle birlikte epey karizmatikti. Siyah kot pantolonu ve kahverengi botu ise şıklığına şıklık katmıştı. Karşısındaki modern giyimli adamı çok iyi tanıyordu Zeynep.

Geriye doğru yaslanıp bacak bacak üstüne atmıştı adam. Önceden sağ elinde gördüğü yuvarlağımsı silüet aslında kırmızı bir elmaydı. Sol elinin avucuyla parlak bir asayı kavramıştı. Elmayı da sürekli havaya atıp atıp yakalıyordu. Dudaklarında arsız bir gülümseme vardı. Bakışlarını kadından ayırmıyor, onu zalimce göz hapsinde tutuyordu.
“Qui Genus Humanum Ingenio Superavit.” dedi Zeynep kendi kendine, “İnsan türünün en üstünü.” Bu yüce şahsın Cambridge’deki heykelinin altında böyle yazıyordu işte. Heykelin önünden neredeyse her gün geçerdi vakti zamanında. Şimdiyse hayatı boyunca hayranlık beslediği adam gülümseyerek ona sesleniyordu:

“Yedi saniye sürdü değil mi?”

Ayağa kalkıp Zeynep’e doğru yürüyen kişinin adı Sir Isaac Newton’dı.