İnsanoğlu ve Geleceği — Children of Men Film İncelemesi

0

Bu yazıda dikizleyeceğim film ‘’Children of Men’’. Alfonso Cuarón imzalı 2006 yapımı film, P. D. James’in aynı isimli romanından uyarlama. Eh, şimdi nerede iyi film varsa onun bir ucu edebiyata dokunuyor diyeceğim ama yok yok, genellemelerin adamı değilim ben.

Film hakkında gereksiz detaylara, karmakarışık ecnebiisimlerine boğulmadan ilerleyelim biz.

Film, 2027 yılında Londra ve civar havalisinde geçmekte. 2027 yılında ne halt olmuş da filmini izliyoruz biz derseniz şöyle ki; çok kötübir şey olmuş ve kadınlarımız kısır kalmış, 18 yıldır hiçbir hamilelik yok.

Film bize ipucu vermiyor. Hani olur ya böyle, siyah ekranüstü beyaz yazıyla ‘’bilmem kaç yılında şöyle oldu, şu oldu bu bu oldu’’ işteböyle bağıra bağıra bir şey anlatır bize… Bu filmde ondan yok! Şükür ki yok; filmbunu yapmıyor, ışıltılı tabelalarla anlatmıyor derdini. Film; derdini içineyedirmiş, sen okuyorsun ve anlıyorsun.

Açılış sahnesinde bir kahve dükkanındayız, insanlarkitlenmiş haberlere bakıyor ve o noktada atmosfer derimize işlemeye başlıyor.

Ortalığın çivisi çıkmış; yok Seattle kuşatması 1000.gününde, yok Almanya’da Müslümanlar ve hükümet birbirine girdi, New York’ta patlayan atom bombası ve dünya şehirlerinin yanarken görüntüleri…

Bu haberlerin ardından gezegenin en genç insanı Diego Ricardo’nun ölüm haberi geliyor.

Hiç kimsenin çocuk sahibi olmadığı dünyada yeni ilah olmuşbu şahıs. Ölümü ise bir hayranı tarafından bıçaklanarak oluyor. Ne ironik değilmi? Herif John Lennon gibi ölüyor fakat ünlü olma sebebi doğduğu tarih sadece.Diego’yu öldüren şahıs ise bölgedeki kalabalık tarafından linç edilyor. İlahına(!)karşı yapıla saldırıya anında linç kültürüyle karşılık veriyor insanoğluanlayacağınız. İnsanlar gözyaşlarına boğuluyorlar, kahramanımız Theo isekafeden uzaklaşıyor.

O kafeden çıktıktan bir süre sonra bir patlama ile kafeadeta yok oluyor. Burada biraz daha atmosferin içindeyiz. Gelecek kaygısıolmayan toplum, en iyi yaptığı şeyi yaparak terör makinesine dönüşmüş.

Ve bir propaganda reklamı geçer, ’’Sadece Britanya ayakta!’’.

Yazdığım gibi, ülkeler kaosa teslim olmuş. Britanya isetarihte de kullandığı izole pozisyonunu kullanmış ve bu keşmekeşten biraz daolsa uzak kalmayı başarmış.

Bu noktada yavaş yavaş güncel politik sorunların filmdekiyansımalarını hissetmeye başlıyoruz. Britanya’ya mülteci yığınları geliyor vehükümet bu yığınları sert bir şekilde kontrol altına alıyor. 2019 yılındayız vedünya mülteci krizleriyle çalkalanırken, Trump gibi bir adam duvar falan inşaatederken 2006 yılından gelen bir film sanki bize günümüzü anlatıyor.

Kahramanımız Theo, insanlığın tutunduğu tek şey olan ‘’devamlılık’’ özelliğini kaybetmişinin ardından derin bir bohemliğe sürüklenmiş.

”Artık çok geç, kısırlık olmadan da çok geçti.”

Oğlunun kaybından ve evliliğinin de dağılmasının ardındançökmüş bir karakter çizen Theo, eski eşinin liderlik yaptığı ‘’Fisher’’ isimli hükümetkarşıtı örgüt ve ona düşen bir görev ile hayata döner.

Örgütün elinde Kee isimli mülteci bir kız vardır ve bu kız18 yılın ardından hamile kalan tek kadındır!

Theo önce bu kadın için çeşitli geçiş belgelerine ihtiyaçduymaktadır. Theo’nun kuzeni devlet için çeşitli sanat eserlerini toplayan birbürokrattır.

Theo, beyaz bir limuzinin içinden kalabalığı yararak devlete doğru ilerler ve bu sahnede King Crimson’dan ‘’ The Court of the Crimson King’’ çalıyor. Ee haliyle ben de mest oldum…

Bu sahnede, insanlar bir meydanda en iyi yaptıklarışeylerden birini yapıyor. Bir felaketle, bilinmezlikle karşılaşan insanlaryüzlerini Tanrı’ya dönüyor. Meydanda ‘’Bu Tanrı’nın kazabı!’’ şiarı atan birkalabalık var. Üremek, bir sonraki nesle genetik mirasını aktarabilmek ‘’Tanrı’nınbize bahşettiği bir lütuf’’ ve Tanrı onu bizden aldı…

Theo, kuzeniyle konuşur. Yemek masasının arkasında Picasso’nun ‘’Guernica’’ tablosu vardır. Anlaşılan Britanya hükümeti dünyanın hamisi rolüne soyunmakla kalmamış, epey bir eser de kaçırmış.

Burada benim ikinci kez filme aşırı yükseldiğim bir sahnegelir. Theo ve hükümetin atanmış eser kaçakçısı kuzeni konuşurken arkaplan PinkFloyd’un ‘’Animals’’ albümüne bürünür.

Bildiğiniz üzere ‘’Animals’’ albümü ilhamını George Orwell’ın yazdığı ‘’Hayvan Çiftliği’’ kitanından almaktadır. Orwell’ın ve eserinin Anti-Stalinist duruşu ve filmdeki hükümetin durduğu nokta göz önüne alındığında, çok yerinde olmuş.

theo: ”100 yıl sonra bunlara bakacak kimse kalmayacak, nasıl devam ediyorsun?

nigel: ”Çok basit, bunu hiç düşünmüyorum.”

Kısa süre sonra Theo, örgütün Kee’yi ve bebeğini kendi propagandaları için kullanacaklarını öğrenirler. Bunu öğrenen Theo, Kee’yi de alarak ‘’The Human Project’’ isimli gruba ulaşmak için yola çıkar.

Yol boyunca hem asilerden hem hükümetten saklanan Kee ve Theo, sonunda buluşma noktası olan Bexhill isimli mülteci kampına varırlar.

Mülteci kampı, abartısız 72 milleti içinde barındıran bir şehir. Kampa girdikleri ilk gece izbe bir odada Kee’nin bebeği dünyaya gelir, bir kızdır ve her bebek gibi dünyaya gelir gelmez ağlar.

Kampta sinirler gerilmişken, Fisher grubunun da girmesiyle ‘’İsyan’’ başlar. Kee kucağında bebeğiyle Theo ile birlikte şehirde ordan oraya koşar. Bir noktada bir binaya sığınırlar. Bu çatışmanın, savaşın ortasında bir bebek ağlaması  bütün şiddeti yarar… Bebekle annesi merdivenleri iner; askerler silahlarını indirir, isyancılar silahlarını indirir, ’’Yüce İsa!’’ ve ‘’Allah-u Akbar!’’ sesleri aynı anda yükselir. Kee, Meryam Ana gibi kalabalığı yarar ve ordan uzaklaşır…

Şimdi duralım, duralım ve biraz düşünelim. İnsanlığın en büyük korkusu olan ‘’yok oluş’’ ile yüzleştiği anı düşünelim. Sırf bu korkuyüzünden binlerce yıl kültürler ve mitler yaratmış insanoğlunun, bütün  bu emeğinin çöpe gittiğini anladığı anı düşünelim.

Yıllardır çocuk sesi duyulmayan, okulların ve rengarenk parkların bomboş kaldığı bir dünyayı düşünelim.

Geleceğin olmadığı ve bunu hepimizin bildiği bir dünyanın nasıl olabileceğini hayal edelim.