“Kaçak” Bir kişilik; Caravaggio ve Otomatik Portakal

Yazıya başlamadan önce yazıdaki anlatış tarzımdan ve geçmişimde öğretmenimden aldığım öğütten bahsedeceğim.

Anlatım Simyacılığı

Küçükken yazma hevesimin yeni başladığı zamanlar da (12 yaş civarı) Türkçe hocama “Nasıl yazar olunur?” diye sormuş idim. Hocamın bana verdiği cevap: “Hayatı ve çevreni iyi gözlemlemek ve yorumlamak bu noktada en önemli şeydir, insanların hareketlerini ve anlattıkları şeyleri gözlemle,” demişti. O günden beri onun verdiği öğüt benim altın bileziğim olmuş, uygulamaya koymuştum. Hayatı gözlemlerken ve kendi fikrimce çıkarımlarda bulunurken en çok hoşuma giden durum, iki farklı; hatta alakası olmayan elementleri bulup, aralarındaki benzerlik ve bağlantıları harmanlayıp, karıştırıp, ortaya bir iksir, eser, haz çıkartmayı sevmekteyim. Buna “Anlatım Simyacılığı” adını veriyorum. Ben de geçmiş zamandaki simyacılar gibi; iki farklı çarpıcı noktayı bulup, ortak özelliklerini fark edip, ölümsüz; kalıcı metni, eseri sunmaya çalışıyorum. Bu yazımda da en sevdiğim sanat dönemi olan Barok’un öncülerinden Caravaggio ile yeraltı edebiyatının çarpıcı dışavurumu, “bilinçaltı”nın edebi dışavurumu olan Otomatik Portakal ile bağdaştıracağım…

Caravaggio’ya Dair

Michelangelo Merisi da Caravaggio, 1571 yılının güz aylarının başlarında 29 Eylül gününde Milano’da dünyaya geldi. Adı cennetin savunucusu olan melek; Mikail ve yaşadığı bölgeden geliyordu. Çocukluk ve ergenlik yıllarında annesi hariç neredeyse tüm aile bireylerini veremden kaybetti. Hayatın bu kadar trajik ve çökeltici olması onun canını sıktı ve evine, bulunduğu konuma olan sevgisi yok oldu. Çocukluğunu ve ergenliğini evinden ve yaşadığı yerden kaçma arzusu ile geçirdi. Milano’da bir ressama, ücret karşılığı çırak olmayı teklif etti. İstediği oldu ama ustasını pek izleyip dinlediği söylenemezdi, çünkü Caravaggio’nun ilk dönem eseri yok denilebilecek kadar azdı. Kaçma arzusunun sonuçlanıp amacına ulaşması gerçekleşmesi kaçınılmayan bir durumdu, sonuç olarak “Tanrıların Şehri Roma”ya göç etti.
Caravaggio, şimşek hızında çizerdi; hatta bu nedenden dolayı tablolarının bazı kısımları boş kalırdı, taslaksız hızlı bir şekilde çalışırdı. Ama bu hızı ve pratikliği Roma’nın o yoğun ve kalabalık keşmekeşinin içerisinde sıyrılmasına yetmemişti. O dönemin Roma’sı sınıf farklılıklarının çok fazla olduğu dolu bir şehirdi. Vebadan ve savaşlardan sağ kurtulan köylüler, askerler, çiftçiler, rahipler ve ressamlar Roma sokaklarındaki kitleyi oluşturan sınıflardı. Sıkıntılı bir durum vardı ki bu sınıfların hiçbiri refah içerisinde değildi, herkes karnını doyurma ve paçasını kurtarma peşindeydi. Caravaggio bu kalabalık kitlenin açlığı ve sefaleti içerisinde yaşamaktan zevk alıyordu. Gecenin karanlığında arka sokaklarda vakit geçirip, fahişeler ile arkadaşlık ediyor; kumarbazlar, dilenciler ve son derece yetenekli hırsızları izliyordu. Yeteneklerini konuşturamaması uzun bir süreç aldı. Bu sürecin sonunda Aziz Luka Atölyesine girdi ve burada çizmeye başladı. Buradaki konumu biraz düşüktü, günlerce, aylarca sadece Natürmort* çalıştı. O dönemde resim sanatı hala Michelangelo’nun etkisinde ve baskın bir Klasizim* hakimiyetinde idi. Caravaggio’nun farklı tarzı ve düşünceleri bu kalıplara sığmıyor ve elinde sonunda farklı bir akımın öncüsü olacağının sinyallerini veriyordu.
Bu atölyeden anlaşmazlıklar sonucunda ayrılan Caravaggio, hayattını bir atölyeye bağlı kalmadan, tablo satarak geçirmeye çalıştı. Yaptığı tablolarda ufak mesajlar, cinsellik ve şiddet içeriyordu. Bu mesajları yazının ilerleyen kısmında inceleyeceğiz.
Hayatının bir dönemini Montaigne ve Galileo gibi tarihe damga vuran insanlarla aynı odada, belki aynı masada geçirdi. Muhakkak onlardan etkilendi.

Kaçış

Roma’da hayattını sürdürmekte iken, başını derde sokmakta oldukça başarılı ve kavgadan asla korkmayan bir hal almaya başladı. 1606 yılının yazı karşılayan günlerinde, bahar ile beraber aşkın çiçek açan kokusu Caravaggio’nun burnuna sızmaya başlamıştı. Bir kenar mahalle çetesinin lideri olan Ranuccio Tomassoni ile söylentilere göre aynı kadını seviyorlardı ve bu sebep yüzünden Caravaggio kavga çıkartıp onu öldürdü. İşlediği cinayete karşılık olarak ölüm cezasına çarptırılacağını bildiği için Roma’dan kaçtı. Önce Napoli de durakladı birkaç ay sonra Malta’ya geçti. Maltadaki hayatını şövalyelerin arasında geçirdi. Malta şövalyelerinin şefi Alof de Vignacourt için resimler yaptı. Şef onun tablolarını çok beğendi ve öyle takdir etti ki ona dostluk yemini edip, şövalyelik unvanı verdi. Ancak sorunlardan sorunlara atlayan Caravaggio 1608 yazının kavurucu Ağustos günlerinde şövalyeler arasında bir kavga çıkartı ve birisini öldürüp zindana kapatıldı. Malta Şövalyeleri arasında bu sebepten dolayı Caravaggio karşı bir kin ve intikam duygusu kabarmaya başladı. Bu nefret sürerken büyük ihtimalle Şef Vignacourt yardımıyla hapsedildiği zindandan kaçtı ve Sicilya’ya yol aldı. Sicilya’da şövalyelerin onu izlediği fikrine yönelik korkusundan dolayı her zaman silahı ile uyur, günlük ve eski kıyafetler tercih edip en az şekilde dikkat çekmeye çalışmıştı. Bu korku ve şüphe ile günlerini geçiren Caravaggio bu nedenden dolayı bir yerde sürekli kalmak istemedi ve Napoli’ye geri döndü. 1609 yılında aldığı bu karar ona pahalıya patlayacaktı, aslında kaçtığı şeyin tam kucağına düşmüştü. Napoli’de bir gece, handan çıktığında büyük bir saldırıya uğradı. Malta Şövalyeleri tarafından pataklanan Caravaggio ölümcül şekilde yaralanarak orada bırakıldı. Roma’ya öldüğü dedikodusu yayıldı fakat Caravaggio bu olaydan hayatta kurtulmuştu. Fakat yüzünden derin bir yara izi ile yaşamına devam etmekteydi, bu iz yüzüne deforme etmiş farklı bir görünüşe sebep olmuştu. Tüm bu olayların ardından Caravaggio, Malta’da ona iyi davranan Şef Vignacourt’a kendini affettirmek istedi ve onlara tablolar gönderdi. Papalık tarafından affedilme umuduyla çıktığı geri dönüş yolunda gemi ile Roma’ya gitti. Gemi karaya yanaştığında yine Malta Şövalyeleri tarafından yakalanıp zindana atıldı ve 2 gün sonra bırakıldı. Eşyaları ve eserleri gemide kalan Caravaggio gemiyi yakalamak için yola koyuldu, Porto Ercole’ye ulaşabilmek için 200 km yol boyunca bataklıkta yürüdü. Sahile ulaştığında baygın ve bitkin haldeydi. Hastaneye kaldırıldı, birkaç gün içerisinde sıtmadan öldü. Ölümünden 10 gün sonra Papalıktan “Af” mesajı gelmişti ama artık çok geçti.

Karanlık Hayatı

Caravaggio’nun Roma’daki yaşamı oldukça gariptir. Roma da kavgalar ve kaçamaklarla dolu yaşamında pek çok konum değişikliği yapmıştır. Ev sahipleri ile geçinemez, yaptığı kötülükler yüzünden başını beladan kurtarmak zorunda kalıp kaçmayı tercih ederdi. Roma’daki keşmekeş yaşama alışıp sokakları sevmeye başlayınca “Bravi” adındaki iyi giyimli ve kavgayı seven güçlü beylerin bulunduğu o zamanların en azılı çetesine dahil oldu. Bravi çetesinin öz sözü “Ne umut et ne kork”du. Caravaggio bu sözün korkmamak anlamına gelen kısmını özümseyip diğer kısımlarını umursamadığı belliydi. Bu çetedeyken pek çok suça karıştı, çete üyeleri kavgadan asla kaçınmaz, kavga esnasında hançer ya da avuç içine sığacak büyüklükte kayalar kullanırlardı.
Caravaggio’nun bir diğer perde arkası yaşantısı ise modeli Mario Minniti ileydi. Onu çizdiği dönemde 16 ila 17 yaş aralığında olan bu model arkadaşı erkek olmasına rağmen kadınsı bir vücuda ve güzelliğe sahipti. Caravaggio’nun ona karşı pedofili duygular beslediği ve onunla birlikte olduğu söylentileri hep vardı. Onu resmettiği tablolarda ufak cinsellik ve haz ile ilgili mesajlar vermekteydi.
Michelangelo Merisi da Caravaggio; pek çok cinayetler işlemiş, en sıkı zindanlardan kaçmayı başarmıştır.

Caravaggio ve Alex

Otomatik Portakal okuyan neredeyse herkes Alex’i sever. Alex ahlaki değerlerin yittiği, neredeyse yaşlıların av, gençlerin avcı olduğu bir konuma dönüşen distopyanın içerisindeki bir çarktır. Alex dövüşmekten, insanları taciz etmekten, cinsellikten, öldürmekten çekinmeyen neredeyse tamamı ile “bilinçaltı” baskın olan bir karakterdir. O insanlar ile kavga etmekten çekinmiyor, canı istediğinde hem cinsel hem fiziksel şiddete maruz bırakıyordur. Üç kankasından oluşan bir çetesi var ve bu eylemlerini çoğu zaman onlar ile birlikte yapmaktadır. Bir dönem hapse giriyor, hapiste uygulanan işlemlerin ardından pişman oluyor ya da pişman olmuş gibi yapıyor. Sizce de biraz benzemiyor mu? Caravaggio gençken yaşadığı trajik şeyler yüzünden bulunduğu konumdan uzaklaşmanın isteği ile yanıp tutuşuyor. Roma’da şiddeti, cinselliği, kavga etmeyi öğrenip sevmeye başlıyor, “Bravi” adlı bir çeteye dahil olup topluma ve karanlık sokaklara kötülük yapıyor, hapislere girip kaçıyor ve en sonunda pişman oluyor ya da olmuş gibi yapıp Papalıktan af diliyor.
Alex’in şiddete uysallaşması hapishane de ona yapılan deneyler ve okuduğu İncil’in ardından oluyor. İlginç nokta şu ki Caravaggio’da hapise pek çok kez düşüyor. Zindanlar ve hapisler o dönemlerde tahmin ediyorum ki kötü ve pis yerlerdir, insana yapılan psikolojik ve fiziksel şiddet muhakkak vardır. Caravaggio da Alex gibi o durumlardan geçmiş belki deneysel olmasa da rastlantı olarak o işkencelere uğramış ve sonunda pişmanlık hissetmiştir. Alex’in İncil okuyup, az da olsa pişmanlık hissettiğini biliyoruz, belki Caravaggio da bir ihtimal hapiste geçirdiği sorunlar ve ardından yaşadığı pişmanlığın ve özür niteliğinde yaptığı dini tabloların ardında okunmuş bir İncil vardır…
“En hoş ve harika eylemler biraz şiddet içerir. Örneğin sevişme eylemi, örneğin, müzik.”
-Anthony Burgess
Aralarında bulunan bir diğer ortak nokta ise şu, ikisininde toplum içerisinde kendini bir sürüye ait hissedebilecekleri bir çeteleri var. Alex’in kendi çetesi var ve orada ki otoritesi güçlü. Caravaggio “Bravi”lerin arasında ve sokaklarda onlar ile birlikte. İkisi de çete üyesi, serseri, şiddete meyilli katiller. Peki onları diğer serserilerden ayıran noktalar ne? Alex yaşlıları, kitap okuyan insanları dövüp, kadınları taciz edip, rakip çeteyi patakladıktan sonra eve gidip Ludwing van Beethoven dinleyip geceye gözlerini yumuyor. Müziği seviyor, müzikten ilham alıyor, belki de şiddetine esin kaynağı oluyor. Ayrıca deney sırasında çalan Klasik müziğin acilen durdurulmasını istiyor, sevdiği sanata karşı çok hassas ve önemsiyor. Sanatı seven, değer veren bir serseri. Peki ya Caravaggio, onu diğer serserilerden ayıran özelliği resimleri. Ressam olması, sanat yapması onu elinde taşlar ile dolaşan diğer Bravi’lerden ayırıyor. Tabloları gemi ile kaçtığında ölümü pahasına olsa bile yola çıkıp peşlerinden gidiyor ve sonunda da ölümü tadıyor. İkisi de sanatı seven ve ilgilenen serseriler. Onların ortak paydaları sanata, müziğe olan saygıları. Hayatta hiç bir şeyi umursamayıp, serseri ve kaçak bir şekilde yaşayan iki adamın ortak özelliği duygu dışavurumuna olan ilgileri.
Caravaggio ve Alex’in hayatında bunlar gibi birçok benzerlik bulabiliriz. Bence her ikisi de bilinçaltını kolaylıkla serbest bırakabilen birisi kurgu, birisi gerçek tarihten karakterler.

Tabloları ve Yorumum

Michelangelo Merisi da Caravaggio, Barok döneminin büyük öncüsü hatta kurucusu niteliğindedir. Bu dönem de müzik, mimari, heykel, resim gibi pek çok konu dinden sıyrılma başlangıcı yapmıştır. Barok’un çıktığı ve kapsadığı döneme denk gelen kişilikler ise; Newton, Galileo, Descartes, Pascal, Spinoza, Bach, Vivaldi, Handel ve Caravaggio gibi tarihin önemli karakterleridir.
Caravaggio; Barok döneminin dinden sıyrılma aşamalarını tablolarında ufak bir çapta belli etmiştir. Dini temalar işlemesine rağmen resmettiği atmosfer ve modellemeler, Rönesans gibi dönemlerde bulunan tablolardan oldukça ayırt edici bir şekildedir. Karanlığı ve ışık gölge oyunlarını çok iyi bir şekilde kompozisyonlarına yansıtan ressamın en iyi özelliği ise tablolarında verdiği ince mesajlardır. Bir sanat eleştirmeni veya profesyonel bir incelemeci değilim, bu filtreler ile değerlendirilemem. Bunları göz ardı etmenizi rica ederek tabloların anlatmak istediğini ve benim çıkarımlarımı aktaracağım.

Genç ve Hasta Bacchus-Young Sick Bacchus (1593)

Caravaggio zamanında bu tabloda kendi otoportresini yaptığını açıklamıştır. Bu tabloyu yaptığı dönemde bacağında bir sakatlık vardır, sakat bacağını saklayan ama hastalığını ve bitkinliğini suratında ifade eden ve meyve tutan bir model resmetmiştir. Aynı zamanda bu tablo da verdiği ince bir mesaj vardır, masanın üzerine çizdiği iki adet kayısı o dönemde “genç erkek kıçı” anlamına gelmektedir. Caravaggio bu noktada dönemin kalıplaşmış sanat anlayışına ve dogma sanatçılara kıçını döndüğünü nüktelemeye çalışmıştır.

Kumarbazlar-Cardsharps (1594)

Caravaggio’nun en ünlü tablolarından biridir, 200’den fazla kopyası bulunmaktadır. Sanatçının bu tabloda vermek istediği mesaj yoğunluğu fazladır ve imge yüklüdür. Karşılıklı kumar oynayan iki genç ve birine rakibinin kartını fısıldayan hileci bir Çingene bulunmaktadır. Rakip üçkağıtçı arkasında sakladığı hile kartlarını gizli bir şekilde çıkarmaya çalışırken diğeri ise Çingenen dediklerini dinlemektedir. Çingenenin iki işareti yaptığı elinde bulunan eldiven yırtık pırtık ve pis bir şekildedir, bu nokta fikrimce hileye giden yolun pis ve tehlikeli olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Tablonun şöyle bir ilginç ve en önemli noktası vardır ki; hile yapan kumarbaz da çingenenin fısıltısını dinleyen kumarbaz da aslında aynı kişidir. Caravaggio bu tabloyu yaparken bu iki modelde de aynı portreleri kullanmıştır. Bu da bende kişinin yapacağı hile ve kötülüğün yine kendisine döndüğünü ve aslında kendisine hile yapmaktan başka bir anlamı olmadığını ifade etmektedir. Bu tablo Caravaggio’nun Roma sokaklarında ki kumarbazlardan, hilekarlardan ve Çingenelerden etkilendiğinin izlerini taşır.

Kopuz Çalgıcısı-The Lute Player (1596)

Caravaggio’nun model arkadaşı Minniti’yi çizdiği en popüler tablolarından birisidir. Popülerliğinin sebebi insan zihninde yaptığı çağrışımlardır. Bu tabloya baktığınız da meyveler, çiçekler, nota defteri, iki adet müzik çalgısı, genç bir model ve bunların estetik renklendirmesini görüyorsunuz. Bir kez daha bakmanızı rica ediyorum, modelin sol elinde parıldayan beyaz tenine, sağ elinin parmaklarını tellerden ağır ağır, okşarcasına gezdirmesine, melül gözlerine ve kırmızıya kaçan dudaklarının arkasından gözüken dişlerinin arasına aldığı diline…

Suya Bakan Nergis-Narcissus (1597-1599)

Antik Roma şairlerinden Ovid’in bir öyküsünün resmedilişi olan bu tablo, Nergis’in sudaki yansımasını keşfedip ona aklını yitirecek derecede aşık olmasını anlatıyor. Narsisist kavramı da bu hikayeden gelmektedir. Bu tablo da içten içe bir paradox vardır, sebebi ise; Caravaggio tablosunu yapar ve iç benliğini yansıtır, iç benliğini yansıtma ve duygu dışavurumu gibi istekler kendimize olan sevgimizden kaynaklıdır. Yaptığı tablo da ise aynı şekilde kendi benliğine bakıp aşık olan bir konu işlemektedir. Tablo ince mesaj olarak hayatta gerçekten neyin ve özellikle “kimin” önemli olduğunu anlatmak istemiştir.

Yudit Holofernes’in Kellesini Keserken-Judith Beheading Holofernes(1598-1599)

Tarihin önemli kitaplarında birinde geçen bir olayın resmedildiği bu tablo bende ve görenlerin çoğunda dehşet verici bir hisse kapılmayı sağlar. Bu tablo zihnimde en kaliteli korku filmine ya da çok iyi bir S.King romanına eş değerdir.(Sanat sanattır önemli olan biçimi değil tüketimidir.) İlk bakışta karanlık bir arka plan ile korkunç bir odada iki kadın ve bir erkek kurban ile baş başayız. Kurban edilen Holofernes’in yüz ifadesinde ki acı ve dehşeti hissetmemek mümkün değil. Aynı şekilde kurban eden Judith’in pişman olmak ve ne yaptığını bilmemek arasında ki masum ve körpe ifadesi bize yansımakta. Onun yanı sıra yanında ki yandaşı Abra öfke ve tutku dolu tiksinç, kırışık suratı kışkırtıcı bir hal almış durumda. Tablonun hikayesi ise İncil’in Apokrif* kısmında geçmektedir; Asurluların İsrailoğullarını yağmalayıp, esir ve zulüm altına aldıkları bir dönemde Yudit ve yandaşı Abra ile birlikte kendini İsrailoğullarının haini gibi gösterip Asurluların arasına karışırlar. Onlar ile yakınlık kurar içlerine iyice sızarlar, Kral Holofernes ile İsrailoğullarının bilgilerini vereceği hakkında anlaşma yapıp samimiyet kurar. Ve bir gece Holofernes çok sarhoş olduğunda Yudit gizlice onun kellesini keser ve kamptan ayrılır. Liderlerinin kellesi çantasında gezen bu kadın Asurluların korkup kaçmasına sebep olmuştur. Buradaki mesaj ise şudur; İyilik uğruna doğru kararlar ve bilgelik yapan Yudit karşısında anti bir şekilde, yağmacı, sarhoş bir günahkar Holofernes vardır. Günahın her zaman erdemlik tarafından ödeneceği verilmek istenen temadır. Günahın acısını Holofernes’in gözlerinin derininde hissedin…

İshakın Kurban Edilişi-Sacrifice of Isaac (1603)

Her yıl kurban ibadetini bir rituel halini aldığı bir toplumum parçası olarak büyüklerimizden bir kere İbrahim’in oğlunu kurban etme çabasını dinlemişizdir. Bunu dinlemenin çoğunlukla çocukla tekabül etmesi ile erkek çocuklarının kafalarında içten içe “iyi ki melek kuzuyu getirmiş” diye bir düşünce geçer. Tablo da ışık gölge oyunu yine Caravaggio’nun imzasını taşımakta. Bu estetikliği kuzunun ve İshak’ın portresinde yakalayabiliriz. Meleğin uyarıcı ifadesi ve karanlık gözleri, saf ve korkutucu bir başa sahip olan kuzuya işaret etmekte. Yanı sıra İshak’ın portresinde çaresizliği ve ölümün korkusunu iliklerimize kadar hissetmekteyiz.

Davut Calut’un Kafası ile-David with the Head of Goliath(1610)

Caravaggio’nun son tablolarından olan David with the Head of Goliath; İlahi kitapların içerisinde geçen bir “mit”i tema almaktadır. Hazreti Davut çok genç yaşta Calut adlı bir devin kellesini bedeninden ayırır, zafer ve tutku ile yuvasına döner. Caravaggio’nun ise bu tabloda tek değindiği nokta bu hikaye değildir, Caravaggio tabloda Calut’un kesilmiş kellesinde portre olarak kendi suratını kullanmıştır. Bu ilginçliğin yanı sıra Davut’u tutku ve zafer ifadesi ile değilde körpe bir pişmanlık olarak resmetmektedir. Caravaggio’nun bu tablosu özür maiyetinde yaptığı tablolardan biridir. İnsanlar öldürmesi, zindanlardan kaçması gibi pek çok suç işleyip kellesine ödül konulması ve bunun elinde sonunda kaçınılmaz bir son olduğunu düşünmesi onu bu tablodaki devin kesilmiş kellesine kendi portresini yerleştirmesine sebep olmuştur. Davut’un bakış ise, tiksinmek ve pişmanlığın harmanlanmasıdır, Caravaggio bu eserinde geçmişte işlediği suçların onu elinde sonunda ölüme götüreceğini ve bu eski kötülüklerinden tiksinip pişmanlık duyduğunu tarihi bir mitolojik hikaye ile anlatmaya çalışmıştır.

Klasisizm: Ölçülü olma yönelişiyle, biçimlerde uyuma önem verişle, anlatımda incelikle belirginleşen sanat eğilimi.

Natürmort: Konusu, meyve, çiçek, sebze gibi şeyler, cansız varlıklar ve nesneler olan resim.

Apokrif: Hristiyanlıkta apokrif, kanonik dini metinlerin ve kitapların parçası olmayan metin.

Yazımızın sonuna gelmiş bulunmaktayız. Bir başka sanatçı veya tablo incelemelerinde görüşmek üzere.

Nevzat Uluca
Nevzat Uluca
Master of Past and Present

Bunlara göz atmadan geçmeyin:

İlgili Yazılar