Yaklaşık 15 bin yıl önce İspanya da Altimira ve Lascoux mağarasında yaşayan ilkel insanlar, mağara duvarlarına hayvan resimleri çizdiler. Onlar ilk hayalcilerdi. Bu resimleri bir çeşit büyüsel amaçla kullanıyorlardı. O resimler anlatım tarihimizin bilinen ilk örnekleridirler. Uzun, garip ve tutkulu anlatım tarihimizin ilk adımını atanlardır o hayalciler. Bugün ben onların başlattığı yolun çok uzak, çok başka bir dönemecinde insanlığın anlatım tutkusuna dair bir yazı yazıyorum, anlatım yapıyorum.

Yeryüzünün her çağında insana dair, insanlar tarafından oluşturulmuş mitler türemiştir. Bu insanın vücudu ve zihniyle ortaya koyduğu ne varsa hepsinin esin kaynağıdır. Mitler insan ve doğadan gelerek, insanı hep bir adım öteye taşımıştır. Dinler, felsefeler, sanatsal atılımlar, teknolojik gelişmeler, gece uykumuzu bölen sandalyenin gölgesini bir canavara dönüştüren düşünceler; hepsi bu mitlerden, anlatım tutkumuzdan doğmuştur.

Bu gücü fark eden insanlık, efsanelerin ve masalların gücüne psikanaliz gerçeği ortaya çıkarana kadar hep bir sihir olarak bakmıştır. İlk insanların imge ile başlattıkları olayı, büyü olarak tanımlamaları sadece onların değil günümüzde yaşam süren (benim gibi) romantiklerin de düştükleri, düşmeyi tercih ettikleri bir hata.

Psikanaliz ise, efsanelerin derin yaratıcılık merkezlerine nasıl dokunduğunu açıklayarak adeta “Sakin olun, bu sadece çağrışım ama insanlık kadar eski olduğu için çok kuvvetli,” diye bağırmaktadır.

İnsan çok erken doğar.

Tabii fark edebilirsen.
Batman imge olarak korkuyu seçer.
Düşmanı onun isminden bile korkmalıdır.
Bir insan olmasının açığını
yalnızca korku imgesiyle kapatır.

Henüz tanımlanmamış olarak başlar hayata. Bu yarım başladığı yolculukta tek koruyucusu, onu önce rahmiyle sonra kollarıyla sarmalayan annesidir. İnsanın gördüğü ilk imge annedir, onu koruyucu olarak, güven olarak görür. Biraz zaman geçince insan etrafını merak etmeye başlar, dört yana saldırır. Anne koruyuculuğu ile onu engeller. Bu koruyucu tavır keşfe, dünyayı tanımaya engel olduğunda imge değişir, koruyucu olan anne bir engel olur ve öfkenin ilk nesnesi haline gelir.

İlk tanımlanan ve evrilen imgemiz annemizdir.

İnsan uygarlığının gücü bilinç denilen kırılgan zemin üzerinde yükselir. Bilinç yüzeyinde oluşan her çatlak büyük sızmalara yol açar. O sızıntılar bize ilhamı sunar ama uykumuzu kaçıran o canavarlarda oralardadır. Anlatım tutkumuz bu tehlikeli sınırda gezmemizin, kendimizle bunca uğraşmamızın en önemli sebeplerinden biri.

Anlatım yolculuğumuz içinde mitlerin önemine bu noktada tekrar dikkat çekmek gerek.

Mitler adı bilinmez zihinlerden çıkıp dönemin kitlesine yayılmıştır. Bu çoğunluğu fantastik ve öğreti dolu uçuk hikayeler o dönemin insanlarının hayatlarına din ve felsefe olarak etki

Tyler Durden, bir imgeden fazlası
değildir aslında. Ama nelere yol açabileceğini
hepimiz gördük.

etmiştir. Bugün hikaye olarak dinlediğimiz mitlerin sundukları, binlerce yıl önce toplumsal değerlerin ve kuralların oluşmasını sağlamıştır. Bugünün toplumu içinde, yozlaşma olarak adlandırdığımız bozulmalar; özünde mitlerin sunduğu değerlere aykırı giden olaylardır.
Buna bir oroborus olarak bakabiliriz. Eylem ve düşünüş miti doğurur. Mit yayılır. Üzerinden yeni bir eylem ve düşünüş doğar. O eylem ve düşünüş ise başka bir miti, hikayeyi yaratır. Bu doğurganlık mitlerin ve günümüz öykülerin sürekliliğini sağlar.

Örnek vermek gerekirse “Ghost in the Machine” kitabı, “Ghost in the Shell” animesini doğurmuştur. Ghost in the Shell’den etkilenen Wachowski Kardeşler, dünyamızda kült bir eser olarak yer eden Matrix filmini yaratmışlardır. Biraz daha derine inersek eminim Ghost in the Machine romanıda ilhamını mitolojinin bir yerinden alıyordur. Her öykü bir yenisini

Ghost in the Shell

doğuruyor. Bu açıdan bakarsak dünya üzerinde anlatılmış hiç bir öykü sonlanmamıştır ve insanlık yok olana kadar sonlanmayacaktır diyebiliriz.

Bu fikir beni heyecanlandırıyor. Böyle bir kurgusal sonsuzluğun içinde sonlu bir ömürle durup, tutkuyla bu hikayelerin izini sürmek, benim bu yaşı bile tartışmalı koca dünyanın kabuğunda yürümeme anlam katıyor. Kendimi bu kurgusal yazıtlar üzerinden anlamlandırıyorum. Kendi hayatım içinde kaybolduğum günlerde kurduğu labirent içinde kaybolan Daidalus gibi hissediyorum. Tutkularım beni yaraladığı zaman, düşüşe geçerken Ikarus oluyorum. Yapmak istediklerim, yapmak zorunda olduklarımla çatıştığında Peter Parker gibi hissediyorum. Maskemi başıma geçirip yapmak zorunda olduklarıma koşuyorum. Bu gücü bana o düşünce veriyor. Diğer türlü düz bir yaşamı kabullenmiyor, düşünmek istemiyorum. Bunları çıkardığım da hayatım anlamsızlaşıyor, onlar benim kurgusal gerçeklikten sızan dostlarım.

Güneşin güzelliğine kurban giden Ikarus.

Hayata dair mânayı bağlantı da arıyorum. Arkadaşlarımla yaptığımız sohbetler, çevirdiğimiz geyikler bu gün sürüp giden hayatımla bağlantımı oluşturuyor. Mitler, romanlar, hikayeler, çizgi romanlar ve filmler ise geçmiş ve gelecekle olan bağlantımı sağlıyor. Onur Ünlü diyor ya
Ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum,” diye. Durum bende farklı, ben dünyaya karşı bağlantı kurmak ile meşhurum.

Alıp bir adım öteye taşımak; önemli olan bu. Bilim, sanat, mutluluk, korku… Ne varsa aklınıza gelen anlatıların yarattığı imgelerle yayıldı. Anlatıcıların elleriyle işlendi.

Mitlerden doğan çılgın profesör
Daidalos. aklınıza gelebilecek
her şey zaten bu şekilde
büyüyor ve sonsuzlaşıyor.

Duygusallaşıp, dağılan konumuzu toparlamak gerekirse, dünya üzerinde birden fazla insan olduğu an başlayan anlatım tutkumuz, 15 bin yıl önce mağara resimlerine taşındı ve insanlık fark etti ki anlatımın tek yolu konuşmak değil. O aydınlanma anının ışığı tüm mitleri doğurdu. O mitler yerel hikayecileri yarattı. Hikayeler tekrara düşüp insanlar sıkıldıkça hikayeciler fark etti ki yeni hikayeler yazılabilir. İşte ikinci devrimimiz bu oldu. O devrim hızını alamadı, kitaplar yaratıldı. Var olan ve olmayan binlerce konu hakkında yazıldı. Kitaplar pahalıydı, matbaanın icadına yüzyıllar vardı. Hikayeleri geniş kitlelere yaymak için eski hikayecilerden yola çıktılar ve tiyatrolar doğdu. Tiyatro için bir metin,metni yazacak da biri lazımdı. Shakespeare doğdu ve gelirken bize bir kaç yüzyıl dönüp dolaşıp anlatacağımız hikayeleri getirdi. Binlerce, milyonlarca profesyonel anlatıcı türedi, öyküleri sırtlandılar ve bambaşka zirvelere taşıdılar. Biz onları okuduk ve kapılar açıldı. Zihnin sınırı her çağrışımla genişler. Sonsuzluk için dalgalar gerek, dalgalar için ise atılacak taşlar. Bizim ilk taşımızı o mağaraya resmi yapan isimsizler attı ve arkası geldi.

Gerçekten ilk taşı en günahsız olanımız attı.

Nereden nereye geldik, inanın bende şaşkınım. Söyleneceklerin çok olduğunu yaptığım okumalardan biliyordum fakat bu kadar ileri gideceğimizi bilmiyordum. Çağrışımın gücü işte,önü alınamıyor. Başka bir yazıda bu şahane konuya devam etmek üzere, 1890’larda nevrotik ve histerik hastalar üzerinde çalışırken psikanalizi yaratan ve bu okumaları yapmamızı, imgelerimizi anlamlandırmamızı sağlayan, Sigmund Freud’un bitmek bilmez sözlerinden biriyle bitiriyorum:

“Söz” ile “sihir” başlangıçta aynı şeylerdi. Kelimelerin sihirli güçleri vardır.

Alt metinlerin yol göstericisi. (Sigmund Freud)

Kaynakça
*Josep Champbell – Kahramanın Sonsuz Yolculuğu (İthaki Yayınları)
*İmgenin Gücü ve Görsel Kültürün Yükselişi – Alev Fatoş Parsa
*Cinai Meseleler – Seval Şahin (İletişim Yayınları)
*Şovanist İnşa – Hüseyin Köse (Ayrıntı Yayınları)
*Geekyapar- Sinema Günlükleri 

Ayrıca bakınız¹
Her hikayenin farklı ve yeni hikayeler oluşturabileceğini konu alan, Star Wars’un doğuşunu anlatan bir Barış Özcan videosu: