Sırtında çantası ile yürürken ilk kez ayak bastığı bu şehrin yokuşlarını tanımaya çalışıyor etrafını uzun uzun incelemekten kaçınmıyordu. Seri şeklinde ilerleyen villalar ve ilerisinde konumlanmış derme çatma evler arasındaki tek kara parçası kocaman bir mezarlıktı. Bu dev  ölüm arazisinin içinden geçip giderken gözü toprağın karasından ziyade göğün mavisindeydi.  Gençti , her gününü kağıda dökmesi dışında akranlarından pek farkı yoktu. Kulaklıklarından palmiyelerle, deniz esintileriyle, mavi ile Hotel California dökülüyordu. Mezarlığın öbür ucundaki paslanmış demir parmaklıklı kapıdan dışarı çıktı.  Asfalttan yansıyan kızıl/sarı gün ışığını önüne alıp yoluna devam etti.  Etrafta evler seyrekleşirken gözlerine ileride yalnız başına dikilen küçük mavi bina takılmıştı. Yaklaştıkça şirinleşen bu küçük mavi kutunun cazibesine dayanamayıp kapısına kadar gittiğinde neredeyse bedavaya gelen bu otelin yerleşmek için harika bir yer olduğunu düşündü.  Eşyalarını yerleştirip lobiye döndüğünde hayatının en garip manzaralarından biriyle karşı karşıyaydı:  Onlarca insan içinde neredeyse hiç bir şey olmayan bu odada dünyanın en mutlu yüzleri olarak oturuyordu.  Eli telefonuna gitti, kaydetmek için diğerlerinden daha farklı bir gün yaşadığının farkındaydı, aklına gelen ilk kelimelerle odayı anlattı: “Mutluluk, başka hiçbir şey yok uyuşturulmuş deliler gibi oturuyorlar.”.  Notunu kaydedip insanların arasına doğru giderken her yandan muhteşem görüntülere açılan pencereler … Telefonunu cebinden tekrar çıkarıp notuna küçük bir ekleme yaptı: “Hayatımın en güzel günü.” . Güneş batarken mutluluğuna alışık olmadığı bu insanların yine erken saatten koşa koşa odalarına çekilmesine anlam veremese de gördüğü muazzam görüntüden sonra onların  yaptıklarını yapmakta zarar görmediğinden odasına çekildi. 26 numaralı odanın ilk gecesinin acı kaderine tüm odalardan tiz sesler eşlik ediyordu.
Koridorda tellal gürültülü bir fısıldama halinde:

“Hüznün olmadığı yerde mutluluktan bahsetmek olanaksızdır. Hiçbir şeyin karşılıksız olmadığı bu dünyada en büyük fatura ise mutluluğa kesilendir. Mutlu olduğun kadar üzülmekten başka bir çıkar yolu yok ve gece güçlü bir hatırlatıcıdır.”

“19.10.2016

Kocaman bir karanlık ne benden bağımsız ne de bana dahil kibrit ucuyla sapı gibi birbirimize sarınmışız ama ateşin üstünden yıllar geçmiş, şimdi tanınmaz halde kara kuru çıt kırıldım bir yapı. Zaman her şeyi çürütürken boşluklarımızdan birbirimize tutunuyoruz. Büyük bir yangının ardından kalan gri mezarlıkta kendime sarılıyorum saat kimseyi umursamadan devrediyor . Dizlerime sarıldığım korkularımdan çıkageliyor karanlık, dolap içlerinden, pencerelerden, yüreğimden, çocukluk korkuları gibi”

Hayatını değiştirecek döngünün ilk gecesini böyle not etti. Sabaha kadar uyku yüzü görmemiş, halelerine mor renk düşmüş gözleri güneşin ilk ışıklarıyla beraber korku, yalnızlık ve mutsuzluk üçgeninden sıyrılmaya başlamıştı. İhtiyacı olan tek şeyin farkındaydı: Lobideki mutluluk hissi. Titreyen bacaklarıyla yeni doğmuş bir ceylanı andırarak yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Kapısını açınca kendi gibi koridora doluşmuş onlarca insan gördü fakat paramparça olmuş benliğini toplamaya çalışmaktan kimsenin yüzüne bakmaya fırsat bulamadı.  Dün gece bir depresyon hali miydi, yeni geldiği bu şehirdeki ilk yalnızlık sancısı mıydı, dün gördüğü ve yaşadığı mutluluk halini nasıl açıklayabilirdi ?  Bir hayalet gibi aralarından sıyrıldığı insanlardan sonra dün yaptığı gibi tekrar lobinin önüne geldi. Bir adım, bir adım daha ve üçüncü adımla beraber pencereler…  Olduğu yere çöktü; gece yavaş yavaş hatırından silinirken güzelliğe dikti gözlerini. Düşünmüyordu, konuşmuyordu içindeki ses artık susmuştu. Çevresindeki herkes gibi başını hafif yana eğip kocaman, daha fazlasını görmeye çalışan gözlerle pencerelere bakakaldı. Gözünü  kırptığında güneş semadan yavaş yavaş siliniyordu. Saatlerdir oturduğu yerden kalkıp odasına çekildi.
Yağsız kapısının gıcırtısından melodi tutturmaya çalıştı, beceremedi.

Koridorda tellal gürültülü bir fısıldama halinde:

“Kederimin artması için sevinmek isterim.”*

“20.10.2016

Yaşayacak hiçbir şeye sahip değilim. Ruhumdan bir rüzgar yıkıyor varlığımı, küçük, acı dolu parçalar kopartıyorum kendimden. Canım yanmıyor artık, heyecan duymuyorum. Yalnız oturduğum yerden sonun gelişini bekliyorum.”

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber dizlerine sarılmaktan kızarmış ellerini bırakıp saçlarını toparladı. Kapısını hızlıca açıp kendini lobiye attı. Yere oturdu boynunu eğdi ve pencerelere baktı. Kimliği ölmeye başlamıştı, adının artık bir önemi yoktu.

Bir ay boyunca hiçbir şey düşünmeden yalnızca sabahları pencerenin, geceleri de duvarın karşısında oturarak yaşadı.O geceye kadar her şey aynı şekilde devam etmişti. Önce mutluluk hali sonra da güzel geçen saatlerin korkular, pişmanlıklar ve mutsuzlukla yargılanması… 20 Kasım gecesi ay yerini yavaş yavaş güneşe devrederken koridordan bir uyanışın çığlığı yükseldi: “Çıkmamız lazım burdan!” acının yere serdiği bir insanın kendine son kez tutunmaya çalışması onu derinden etkilemişti.Bir sonraki gece eşyalarını toparlayıp otelden ayrılmaya karar verdi. At gözlüklerine toplu iğne deliklerinden olsa da gün ışığı sızıyordu artık. Sabah eşyalarını sırtlayıp yavaş yavaş aşağı inerken oteldeki tüm gözler üzerindeydi. Kapıya yaklaşıp durdu. Her gece anlatıldığı gibi mutsuz olduğu kadar mutlu olmalıysa eğer bu otelin dışında nasıl gerçekleşecekti, kim ya da ne mutlu edecekti onu veyahut mutsuz? Pencerelere bakmak için lobiye yöneldi. Birkaç korkak adım sonra yine her zaman oturduğu yerde her zaman baktığı pencereye bakarken buldu kendini.Kimliğini yakmış bir kahramandı artık başka bir deyişle figüran, otelde ondan önce veya sonra anlatılmamış onlarca, yüzlerce kişiden farkı kalmamıştı. Güneş göğün suretinden silinirken çantalarını toplayıp tekrar yukarı doğru yöneldi.

Koridorda tellal gürültülü bir fısıldama halinde:
“Kalbin tüm meseleleri yalnız kalpte halledilir. Çünkü bir hissin hakkından ancak başka bir his gelir.”**

_____________

*: Abdülhak Hamit Tarhan, Makber
**:Peyami Safa, Yalnızız