21.11.2016

Daha güzel olacağına inandığım için halihazırda muazzam olanı zehirliyorum. Belki tek düzeliğin sıkıcılığı, belki “belki” deme isteği… Bir hayattan ötekine uçsuz bucaksız bu gölde küreklerimi kırıyorum. Attığım son adım bacağımı kırıyor bir önceki ise kalbimi, içimden uzaktan bir yerlerden sesleniyor birileri kara deliğe benzetiyor gönlümü, yanılıyorlar ben asla yıldız olmadım, olamadım.Dünyaya ilk can düşmeden önce de karaydım. Böcek leşini parçalayan karınca sürüsü; aklım ve ruhum birbirine bağlanmış kan davalıları.”

Görmek istemeyen bir çocuk edasıyla sıka sıka yummuştu gözlerini. Yaşamadığı kötü anılar hatırlıyor yapmadığı hareketlerden dolayı kendini suçluyordu. Açık maviye boyanmış duvarlardan geriye tüm eşyanın gölgesi, gölgenin de siyahı kalmıştı. İki ufak penceresinde yeni ay, yeni ayın ufkunda uçsuz bucaksız mezarlık vardı. Ellerini alnında kenetleyip bilekleriyle gözlerini iyice kapattı. Saatin sesi histerikleşiyor kıstığı gözlerinden yaşla beraber bıkkınlık akıyordu. Kurbanın ensesine yavaş yavaş yaklaşan bir giyotini andırarak saniye sayacı aşağı yönlü hareketini devam ettirdi. Güneş doğarken mosmor bileklerinin acısını tüm bedeninde hissedince yaşadığını tekrar fark edip ayağa kalktı. Sırtına vuran güneş belinin çevresindeki yeni yaralara ve eski kabuklara doluyor, gecenin soğukluğunu götürürken olan biteni anlamasına ve hatırlamasına yardımcı oluyordu. İlk bulduğu kıyafetleri üstüne geçirip odasından çıktı. Gün ışığı pencerelerden içeri dolarken trajedinin ardından gelen büyük mutluluk hissi otelin tamamına yayılıyordu. Bütün merdiven insanla dolmuş herkes umuduna, mutluluğuna, özlediklerine kavuşma yolunda ilerliyordu.  Güneşin gök yüzünde salındığı saatlerde her zamanki gibi mutluluk ve huzur içine doluyordu.
“21.11.2016

Sabahlar mutlu bir ölüm haliydi. Yapılacak her şey yapılmış, vasiyetim bırakılmış ve sevdiklerimden veda busesini almış, yalnız  beni bir sonraki aşamaya götürecek şeyi bekliyordum. Huzurlu, sakin ve umutlu… Hayal gücümün ötesinde güzellikleri izlemek,  ışık hüzmelerinin nehir misali akışı arkadan gülümseyen maviliği göğün kanadından güneş dökülen bembeyaz bir güvercin akşam olana dek bin bir tonuyla güzelliğiyle yaşamın ve ölümün kim tadına varmak istemez? Yapmam gereken yegane şey oturmak.”

Gün batarken mutluluğu yerini burukluğa bırakmaya başladı. Akşam olduğunda ise burukluğu yerini özlem ve kırgınlığa bırakmıştı. Odasına girdi. Eşyaları etrafta dağılmış, yatağı dağınık lambası sönük, gölgeleri uzun odasına… Uzanamadı oturur vaziyette hüzünlü gözlerle izledi etrafı. Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı yarım buruk bir gülümsemeyle beraber açtı tekrar buğulu gözlerini. Özlem içine doluyor ince bir kırgınlık cam parçasını ezen kocaman bir kaya gibi ruhunu eziyordu.  Odanın içinde volta atmaya başlamıştı. Her döndüğünde daha yavaş… Saatler boyu yürüdükten sonra gözlerini kapattı. İçeri büzülmüş dudakları aşağı sarkan kaşları ince bir öykü anlatıyordu ama dinleyeni yoktu. En derin özlem anıyla en derin yalnızlık anı aynı anda parçalıyordu ruhunu. Olduğu yerde durup kollarını iki yana açtı sarılmak istercesine ve kucakladı havayı. Kollarının arasında kimse olmadığını anladıktan sonra boynununu sağa eğip gözlerini açtı. Birer damla yaş süzülürken gözlerinden aklının en uç odalarında tiz sesli kemanlar kimsenin duymadığı ağıtlar yakıyordu Odanın ortasında öylece dikilip kalmıştı. Ahşap pencereden içeri serin rüzgar süzülürken dışarda sis gök yüzünü işgal ediyordu. Uzaklardan bir kuş sesi göğün beyazlığını anlatıyor. Odanın ortasında öylece dikilmiş, yanağında kurumuş iki damla yaş gözlerinde buğu ile bekliyordu. Güneşin ilk ışıkları sisi dağıtırken gözündeki yaşı silip umursamaz bir gülümseme takındı yüzüne. Ne de olsa sabahlar mutlu bir ölüm haliydi.