Sinemada Roman Yazmak; Ahlat Ağacı

0
36

Ben bu gün sinema salonunda bir roman okudum. Üç saat içinde biten, söyleyecek çok lafı bulunan dolayısıyla didaktik olan, varoluş sıkıntısıyla dolu ve insanın aslında doğduğu taşradan hiç çıkamadığına, bir erkek evladın babasından ayrışamadığına dokunan kocaman bir roman okudum.
Yer yer sıkıldık mı ? Evet. Yer yer bariz buhranlar yaşadık mı ? Evet. Yer yer güldük mü ? Evet. Yer yer utandık mı ? Evet.
İşte hayatımız diye bağırmak istiyorum bu cümle sonunda. Film ayrışmaz bir biçimde hayatımızla ayni şekilde sürüyor. Akış hızı, dönen muhabbetler, yaşanan tüm sıkıntılar.
Genel olarak sinemada gerçeklikten yana değilim, büyük bir macerayı, akıl almaz olaylar zincirini, iflah olmaz aşıkları, bitmeyen yazları izlemeyi tercih ederim fakat bu film farklı bir yerde duruyor.

Çok gerçek olmasına yanı sıra hayatın zaman zaman süprizlerle olmadık işlerle bizi içine attığı düşsel boyuta çok rahat geçiyor. Uzun ve yoğun entelektüel diyalogları, fular takmadan, üstten bakmadan sunmayı becerebiliyor.
Bir röportajında gülmeyi sevmiyorum melankolik şeyleri daha çok seviyorum diyen Nuri Bige Ceylan bu sefer diğer filmlerinde hiç olmayan espirilerini bizden esirgemiyor. Bunu iki nedene bağlıyorum. Birinci değindiğim gerçek hayat yakınlığı. Gerçeklik demiyorum bakın gerçek hayat diyorum, yaşantıdan söz ediyorum. İkisi bariz ayrışıyor. Filmde çok gerçekci bir çatışma sahnesi görebiliriz fakat soru şu, gerçek hayatta hiç çatışma gördük mü ? Cevap genel olarak hayırdır. O halde orda gerçekci değerlendirmesi yaparken baktığımız ne ? Cevap, daha önce izlediğimiz filmler. O sahnenin ne kadar gerçekci olduğunu diğer gördüklerimizle kıyas edip karar veririz. Gerçeğe dayanmayan bir gerçeklik değerlendirmemiz oluşur. Bu filmde görülen ise tamamen günlük yaşantımız, aile ilişkileri, ödenemeyen faturalar, hayaller olduğu için buna gerçeklik gibi göreceli bir yerden bakmaktansa, gerçek hayat demek daha doğru.

İkinci espiri noktamız ise kesinlikle Doğu Demirkol. Bu rol için seçildiğinde herkes gibi bende garipsedim. Filmi izleyene kadar da anlam veremedim. Şimdi izledim ve diyorum ki evet başkası olmazmış. Onun söyleyişi, replik verişi o diyalogları anlamlı kıldı. Komedyen kimliğinden dolayı değil. Doğal tavrı ve konuşması sağladı bunu. Belki olması gerekenden fazla güldük, kıkırdadık ama iyi oldu bu. O uzun akışı daha kolay atlatmamızı sağladı. O bezgin güçsüzlüğü ondan daha iyi kimse veremezdi bence.
Murat Cemcir tarafından sunulan baba portresi çok güzeldi. Özdeşlik kurma açısından ona ayrılan sahneler hep bir anlama varan, boşa çıkmayan anlardı.
Serkan Keskin karşımıza çıktığı yazar karakteriyle ve çıkış anıyla yine ne muazzam bir oyuncu olduğunu yüzümüze vurdu.
Tablo gibi bir film vardı karşımızda bu tartışılmaz. Yer yer çok fazla ve keskin şekilde yapılan kesmeler, rahatsızlık verdi mi ? Evet ama genel içinde onlarda aktı gitti. O ağaç altı sekansında bize sunulan 11 açı       ( yanlış saymadım sanırım ) nasıl bir emeğin, bir açıdan da manyaklığın içinde olduğumuzu bize gösteriyor. Nur Bilge kurgu masasına kaç saatlik görüntüyle oturdu bilmiyoruz ama Doğu Demirkol bir röportaj sırasında çoğu sahnenin 50-60 defa alındığını, sürekli yeni fikirlele farklı şeyler denendiğini söyledi. Auter yönetmen olmanın bir yanı işte bu. Tamamen kendi kafanın içinde bir şey yaratıyorsun ve onu gerçeğe çevirmek için uğraşıp duruyorsun. Bu bir manyaklık ve insanın ne denli tutkulu olabilceğinin bir göstergesi.
” Kış Uykusu’nun ardından başka bir proje üzerinde 1 yıl kadar çalıştıklarını söyleyen Nuri Bilge, bu sırada büyüdüğü Çanakkale’yi ziyaret ederken orada kendisinin deyimiyle ‘açık görüşlü ancak insanlar tarafından değer görmeyen’ bir akrabasıyla karşılaştıklarını ve Çanakkale dönüşünde bu adamı bir filme konu etme fikrinin akıllarına geldiğini söylemiş. Daha sonra bu adamın oğlu ve Ahlat Ağacı’nın senaristi Akın Aksu’yla bir araya gelen yönetmen, iki kitabı olan bir yazar olduğunu bildiği Akın’dan babası ve kendisi hakkında bir metin yazmasını rica etmiş. Aradan geçen sürecin ardından Nuri Bilge, bu dileğini unutmuş, ta ki Akın’dan 80 sayfalık bir metin gelene kadar. Çok akıcı, dürüst ve samimi olmasıyla birlikte sinematografik detaylar içermesiyle de yönetmenin ilgisini çeken bu metin, diğer projenin ertelenmesine ve Ahlat Ağacı’nın çalışmalarının başlamasına sebebiyet vermiş. Buradaki ilginç bir ayrıntı var: Nuri Bilge, Akın’dan gelen metnin ne kadarının gerçek ne kadarının kurmaca olduğunu hiç sormamış, halen de bilmiyor. Onun için önemli olan metnin kendisi.
Tüm bu sürecin ardından Ceylanlar ile birlikte Akın Aksu, bir süre yan yana bir süre de mail aracılığıyla senaryoyu birlikte kotarmışlar ve bu yazım süreci 9 aydan fazla sürmüş. Akın’dan gelen ilk metnin ışığında ilerleyen senaryo yazılırken ise filmin ana karakteri baba yerine oğula kaymış ve ortaya filmin son hali çıkmış. Bir süredir gençler hakkında film çekmek istediğini söyleyen Nuri Bilge ise bu fırsattan istifade ederek kafasındakileri Ahlat Ağacı’na yedirme imkanı bulmuş.”

Filmin bu çıkış hikayesi bence çok güzel. Sinan ve babasının öyküsünün gerçek bir çıkış noktası olması çok güzel. Gidin, izleyin, izletin. Kendi 188 dakikalık tecrübeme dayanarak söylüyorum, sanat filmleri insan öldürmüyor. Korkmayın.