Tüket, İtaat et: ‘They Live’ Film İncelemesi

John Carpenter'ın modern tüketim kültürünü eleştirdiği bilim-kurgu ve aksiyon filmi olan They Live'ı (Yaşıyorlar) inceledik.

John Carpenter’ın bilim-kurgu filmi They Live (Yaşıyorlar), tüketim kültürü ve tekdüzeleşmek açısından derin mesajlar taşıyan bir film. Bu açıdan bakarsak, ben bu filmi Dövüş Kulübü ve Trainspotting filmleri ile bağdaştırıyorum. Bu dediklerimi ilerleyen noktalarda açıklamaya çalışacağım zaten.

Daha önceden Halloween filmini incelediğim ve çok sevdiğim bir yönetmen kendisi. Bir filmini daha tüketmek istedim, su gibi akıp gitti. 93 dakikalık güzel bir farkındalık-uyanış serüveni oldu.

1988 yapımı bir film. Uzaylılar ve onların dünyayı yönetmesiyle ilgili gözükse de bu film apaçık varolan düzene bir başkaldırı niteliğinde. Ben de bu filmde kullanılan kavramları olabildiğince yorumlamaya çalışacağım.

Hazır yorumlamak demişken, bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. Eskiden bir filmi incelemeye, yorumlamaya çekinirdim. Bakış açıma olan güvenimin az olmasından dolayı yazmazdım. Ancak geçenlerde Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) ve Eyes Wide Shut (Gözler Tamamen Kapalı) filmlerini incelerken illuminati bağdaştırmaları yapan bir blog yazısına rastladım. Eğlenceli anlardı. Yine de uzatmadan yazıya dönelim.

“Boyun eğ”

Gözlük ve uyanış

Gerçekleri görmeye hazır mıyız? Doğruları bilmeye razı mıyız? Bu sorular soruluyor aslında filmde. Yaptıklarımızın alt metnini sorgulamadan yaptığımızda, şüpheci bir bakış açısından uzaklaştığımızda doğrudan bireysel kimliğimizden mahrum kalıyoruz. Bireysel kimliğimizdeki sıfatlardan sadece biri bizimle kalıyor: tüketici.

İhtiyaç yanılgıları yaratıyorlar bizim için ve biz bu ihtiyaçları hayatta kalmak kadar önemli görüp tüketim zorunluluğu hissediyoruz. Sahte heyecanlar… Bu yüzden birçok insan bir kaçış arıyor. Alt kültüre dair herhangi bir şey ya da başlı başına sanat ya da intihar, bu kaçışlardan bazıları. Gerçeklikten korkan insanların sığındığı mağaralar bunlar.

Gözlük de uyanışı temsil ediyor. Uzaylılardan haberi olmasa da başrolümüzdeki George Nada karakterinin de reklamların aldatıcılığından ya da bahsettiğimiz diğer şeylerden haberi yok muydu? Bunu sadece George Nada ile kısıtlamayalım hatta. Kendimize bakalım. Tüm bunların farkında olup tüketmeye devam ediyoruz, bazı şeylerimizi kısıtlasak da.

Burada bir şey kafamda canlandı: ölüm. Ölümün de herkes farkındadır. Ama yakınımızdan biri ölmeyince ne kadar özümseyebiliyoruz ölüm kavramının anlamını? O hâlde George Nada’nın da hikâyedeki uyanışı bu bağlamda ölümle benzeşiyor diyebiliriz. Gözlüğü taktığında uykuyu öldürüyor, uyanışa doğuyor.

Chuck Palahniuk da söylediklerimize yakın şeylerden bahsetmiş:

“İnsanlar dünyanın düzenli ve güvenli bir yer olması için yıllarca çalıştılar. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, neɾede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek gibi. Film izlemek gibi. Ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Geɾçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok.

“İtaat et”

İtaat et, otoriteyi sorgulama

Carpenter filmde bizim düşünmeden verdiğimiz kararları ve bu kararları verdirten otoriteleri eleştiriyor. Ancak nasıl oluyorsa film sonlara doğru daha da aksiyon sahneler çıkartmaya başlıyor. Bu kısmın hoşuma gitmediğini üzülerek belirtmeliyim. Film başlı başına politik bir duruş sergilerken bu bilim-kurgu ve aksiyon ögelerini daha da güçlendirmeleri hayal kırıklığına uğratmıştı beni.

Bu dahiyane Carpenter yapıtı, baştan sona üst tabaka insanlarının yaşamlarını ve alt tabakanın yaşamlarını bize sergilemekte aslında. Beş parasız kalmış bir adam görüyoruz en başta ve bu adamın gelişimini izliyoruz, hiçbir geçmiş yok; adını bile zar zor öğrendiğimiz bir işçi. Filmin sonlarına doğru da üst tabakadan olduğu bariz bir herifçioğlunun uzaylıların arasına katılıp yaşadığı yaşamı Nada’ya tanıtmasına şahit oluyoruz. Her dakikasından ders çıkarılabilecek bir film…

George Nada

“Buraya sakız çiğnemeye ve ananızı ağlatmaya geldim”

“…ve sakızım bitti,” diye devam eden ve sinema tarihine kendisini kazımayı başarmış olan bu söz, Carpenter’dan değil Piper’dan çıkma bir sözmüş. Açıkçası beni şaşırttı çünkü senaryoya bir şeyler katan oyuncuları, idealist oyuncularla karşılaştığımda daha iyi bir bağlantı kurabiliyorum, kendimle onun arasında. Elbette bir söz ekledi diye böyle sözler edilmez. Ama dövüş olayına da dayanarak yazdım aslında bu yazdıklarımı.

Nada rolündeki Roddy Piper ağabeyimiz gerçekte bir güreşçi. Frank rolündeki Keith David de iri yarı bir adam zaten. Bu dövüşlerini Carpenter ilk başta 1 dakikadan kısa bir süre olarak planlarken, bir anda kavgaya gerçekten tutuşmaları üzerine Carpenter’ın hoşuna giden bu sahne daha da uzatılıyor. Bu olayı öğrendiğimde aklıma Fight Club

Son eklemek istediklerimden birisi de Nada ismi aynı zamanda İspanyolca’da “hiç, hiçbir şey” anlamlarına geliyor. Hiç de tesadüf olduğunu düşünmediğim bu göndermeden ne çıkaracağınız size kalmış. Başka bir yazıda görüşmek üzere…

Mehmet Özgül
Mehmet Özgülhttps://ozanlarinoykuleri.com
ozanların öyküleri kurucusu. you better stop running, 'cause you know that i'm coming.

Bunlara göz atmadan geçmeyin:

İlgili Yazılar