Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum… -Anthony Burgess

Otomatik Portakal şiddetin ve sapkınlığın arttığı distopik bir gelecekte ana karakter ”Mütevazi Anlatıcımız ” Alex ve çetesinde ki 3 ”kankası” Georgie, Pete ve Dim’in hikayesini anlatıyor.

İyilik İçten Gelir

İyi ve kötü öznel midir nesnel midir? Çoğunluk için kötü olan şey gerçekten kötü müdür? ”Mütevazi Anlatıcımız” Alex’in hikayesini dinlerken garip şekilde öteki gözüyle baktığımız ve bastırdığımız şiddet duygusunu meşrulaştırıp olayları daha olağan karşılayan ve hisseden bir yapıyla okudum, bazı kısımlarda tiksindim ama bu giderek olağanlaştı. Alex ve ”kankaları”nın yaptığı şiddet eylemlerini okuduğum sırada aslında insanın özünü ve bastırılan doğal içgüdülerin üstüne eklenerek açığa çıkarıldığını, yapmak istenilen eylemin sorgulanmadan ve bir süzgeçten geçirmeden yapmanın rahatlığını hissetim.

Kitapta Handel, Beethowen, Bach gibi pek çok usta bestecinin senfonileri geçmekte ve bunlar hep uç noktalara ya da eleştirilen kısımlara yerleştirilmiş. Pek çok klasik müzik barındıran bu hikaye de aslında müziğin; bize anlatmak istediği temanın bir parçası olduğunu vurguluyor.

”En hoş ve harika eylemler biraz şiddet içerir. Örneğin sevişme eylemi, örneğin, müzik.”

Şiddet, şiddeti doğurur

Kitap anlatışı ve üslubuyla argo bir yapıya sahip. Seçilen kelimeler, kullanılan tabirler farklı, ahlaksız ve rahat geliyor. Okuyucuya 160 sayfalık hikaye de birkaç yorum ve his çıkartabiliyor, örneğin suçu önlemenin yolu cezalandırmak mıdır? Ya da güvenliği sıkılaştırmak mıdır? Tüm işkence ve rehabilitasyondan sonra kişi yine aynı kişidir sadece bazı içgüdülerine zincir vurmuştur ya da vurmuş gibi yapıyordur.

“Aslında değişmemiş sayılmazdı. Hapishane ona yalandan gülümsemeyi, ikiyüzlülükle ellerini ovuşturmayı, sırıtarak yalakalık yapmayı öğretmişti.”

Rehabilitasyon sırasında yapılan Ludovico Tekniğinin uygulanacağı sıraları okurken bana başka bir ünlü distopik roman George Orwell’in ‘1984’de ki 101 Numaralı Odayı hatırlattı. Aynı duyguları ve gerilimi yaşadım. İki farklı kitabın iki farklı ana karakteri de aynı kaderi paylaşıyor sayılırlardı aslında. Tek fark artık büyük biraderi sevip sevmemekti 😀

Ee, ne olacak şimdi ha?

Yazar Anthony Burgess’ın beyin tümörü nedeniyle ömrünün sadece bir yıllı kaldığını öğrendikten sonra yazdığı beş eser arasında bulunan bu romanda aslında o son bir yılın korkusunu telaşını, bastırılmışlığın bunaltısını ve son dışavurumu hissedebiliyorsunuz. Yazar saf şiddeti bize yansıtmış. Ölüm gibi uç bir durumun farkında olmak böyle sonuçlar doğurmasına sebep olması aslında insanın gerçekleri ve söylemek istediklerini pişmanlık duymayacağı ve geri dönüşü olmayan durumlarda kusmasını sağlıyor. Ama ne şanstır ki Mütevazi Anlatıcımız Alex’in bile son çaresi intiharı denemek olmuş iken Burgess’a konulan bir yıllık ömür teşhisinin yanlış olması da Tanrının bize bu eseri, sanatı tatmamız için oynadığı bir oyun mudur?

“Tanrı’nın istediği iyilik mi yoksa iyiliği seçebilme şansına sahip olabilmek mi? Kötülüğü seçen biri gerçekte iyiliğe zorlanan birinden daha mı geçerli Tanrı’nın gözünde?”

… küçük Alex’inizi arada sırada hatırlayın. Amin. Ve bok püsür.