Yabancı Kitap İncelemesi

0
56

Kimi durumlar vardır, sadece durumdur, kimi zamanlar vardır, sadece zamandır, kimi güneşler vardır, sadece güneştir.

Hayatta önümüz de olana ve gerçekten önümüz de olmaktan başka anlamı olmayana, anlam katmaya gerek var mıdır? Bir şeyi sadece o an da yapmak istemek, yapmak için yapmak mümkün olamaz mı, altında bir neden olmak zorunda mıdır? Ağlamak, yas tutmak içimizi mi yansıtır? Belki…

Kitaba geçmeden önce Albert Camus’dan biraz bahsetmek istiyorum: Kendisi Cezayir’de doğmuş Fransız yazar ve Filozoftur, eserleri ve fikirleri Sartre ile yan yana hoş ve uyumlu durmaktadır, “Varoluşçuluk” ile ilgilenmiş Absürdizm’in* öncülerinden olmuştur. Bu konu da Camus biraz mütevazi davranıp kendinin bir felsefenin öncüsü olduğunu ya da içerisinde görmediğini söyleyip sadece varlık hakkında düşündüğünü açıklamaktadır. 1957 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazanır ve ödülü kazandıktan 3 yıl sonra trafik kazasında dünyaya veda eder.

Şimdi kitaba geçelim:

Bay Meursault, sosyal olmayan, sosyal olmak istemeyen bir adam. Hayata karşı umursamazlığı ve olaylar bakış açısı, tepkisi hepsi maddesel ve yüzeysel. Alt metin yok, duygusal anlam yok. Cezayir’de yaşayan Fransız asıllı karakterin hikayesi Huzur Evinden annesinin ölüm haberini alması ile başlıyor.

Garip olan nokta şu: olaylar çok hoş ve akışkan bir zincirleme ile ilerliyor ama bu zincirleme tamamen doğaçlama ve aslında bağlantıları olmayan durumlar. Sebep-sonuç ya da amaç-sonuç ilişkisi barındırmayan zincirleme bir örgü. Kilit nokta ise umursamazlık.

Olaylar şu zincir sırası ile ilerliyor:

•Mösyö Meursault Huzur Evinde bir odada annesinin tabutunun yanında ve annesinin arkadaşları ile birlikte oturuyor, tek bir laf bile konuşmuyor, çünkü konuşmak istemiyor. Annesinin ölü yüzüne bakmıyor, cenazesinde ağlamıyor, mezarın başında fazladan vakit geçirmiyor, güneşin rahatsız edici derece de sıcaklattığını düşünüyor çünkü o an aklından onu geçiriyor.

•Lekeli, hastalıklı bir köpeğe sahip ve aynı köpeği gibi hastalıklı olan komşusu ile bir akşam evinde sohbet ediyor. Aslında konuşmak istemiyor o an olaylar öyle geliştiği için o nokta da duruyor, sadece konuşmak için konuşuyor.

•Maria ile denize giriyor, sinemaya gidiyor, onu arzuluyor ve arzusunu karşılıyor.

•Arkadaşının Araplarla olan münasebeti yüzünden araplar ile kavga ediyor, onları dövüp oradan uzaklaşıyorlar.

•O an da aklına geldiği için, belki de kafasına estiği için arkadaşının silahını alıyor.

•Sahil de yürürken dövdükleri araplar ile karşılaşıyor, bir şekil de onlar tarafından rahatsız ediliyor ve birisini dört kurşun ile vuruyor. Sadece vurmak istiyor…

•Hapse giriyor başlarda zor olan mermer duvarla üç senenin ardından evine dönüşüp keyif aldığı bir yer oluyor. Oradan ayrıldığında özleyecek hale geliyor.

•Mahkeme de yargılanıyor ve sonuç olarak idam kararı alınıyor.

Mahkeme de ilginç olan nokta şu; üzerine yapılan baskı da savcının değindiği nokta Meursault Arap’ı öldürmesinden çok olaylara karşı umursamazlığı ve kayıtsız kalması. Ahlaki açıdan annesinin ölümüne yas tutmaması, ertesi gün Maria ile gayrimeşru iletişim de, ilişki de bulunması.

Kilit nokta şu, öldürülen kişi sadece “arap” olarak biliniyor. Neredeyse tüm karakterlerin bir adı bir ismi ve özellikleri var iken öldürülen ve ölen kişi hakkında sadece “arap” olduğunu ve arkadaşının eski sevgilisinin abisi olduğunu biliyoruz. Mahkeme de bile üstünde durulan durumun Arap’ın ölümü değil de Meursault tepkisizliği ve duygusuzluğu olmak da. İdam kararının verilmesinde de etkili olan faktörler ise Meursault durumlar karşısında ki hareketlerinin ahlaki açıdan doğru bulunmaması.

“Bir puro bazen sadece bir purodur.” -Sigmund Frued

Bir annenin ölmesi belki de sadece bir annenin ölmesidir, bu er ya da geç olacak bir şeydir. Peki gerek var mıdır kırışık bir surata, buruk bir tada, dolgun bir göze. Bu mudur insanın gerçek hali, gerçek dışavurumu. İdam cezasın da ölmek seni korkutur mu? Ölümden korkmak tutarlı mıdır? Seni sen yapan öleceğini bilmen değil midir?

Peki “Yabancı” hangimizdik, Mösyö Meursault? Arap? Hasta Köpek? Ölen Anne? Marie? Bence “Yabancı” biziz, toplumun bize dayattığı, anlam katmak zorunda olduğumuz ve hassas olmamız gerektiği düşünülen ahlaki değerlere uymak zorundayız. Kendi içimiz de aslında orada olanın orada olmaktan başka anlamı olmadığını kabul etmek yerine kendimize yabancılaşıp toplumun ahlak kitlesinin ve zihninin içine yuvarlanıp oradakine duygusal ve ahlaki eklentiler ekliyoruz.

Ölüm sadece ölümdür. İster idam belki trafik kazasında belki de intihar, olay ölümün zamanı ve şekli değildir. Ölecek olmaktır. Bitecek yok olacak olmak. Meursault idam edilmekten korkmadı, pişman da olmadı, belki kafasını yorup kendini sıksa yaşama “ihtimalinin” olduğu 20 yılın kaybı için üzülebilirdi. Ama o son gecesinde hücresinin gökyüzüne açık tavanından renk değişimlerini, yıldızları ve şafağı izledi…

*Absürdizm: Yaratıcı, varlık, ahlak gibi konular da anlam arayışının anlamsız ve gereksiz bir uğraş olduğunu, bu uğraşın sonunda bir sonuca ulaşılamayacağı savunan felsefi akımdır.