Nasıl ve nereden başlayacağım konusunda sorunlarım var. Bir öyküye nasıl başlamalı ? Tam ortasından girsem de meraklandırsam mı sizi ? Yoksa efendi gibi başından mı başlasam ? Bu normal bir öykü olsa, elbet böyle bir sorunum olmazdı. Oysa bu biraz garip bir öykü. Biraz garip derken ne kast ediyorum inanın benim de bir fikrim yok. Garipliğin az veya çok olduğuna hangi otorite karar veriyor, bilmiyorum. Eğer böyle bir kuruluş varsa ben de üye olmak isterim. Düşünsenize işe gidiyorsunuz, önünüze olaylar atılıyor. Siz bir jüri olarak bunları değerlendiriyor ve gariplik derecelerini belirliyorsunuz. Bence bu Saatleri Ayarlama Enstitüsü çalışanı olmak hariç yapılabilecek en güzel iş. Vaka sınıflandırma enstitüsü.Neyse bu güzel fikrin hayaline kapılmaktan sıyrılıp, önümüze uzanmış olan öykümüze dönelim.
O sabah gözlerimi araladığım an bir değişiklik olduğunu fark etmiştim. Dışarıdan gelen yoğun bir gürültü vardı. Normal şartlar altında derin bir sessilik içinde yaşayıp giden apartmanımız için bu çok sıradışı bir durumdu.Normal şartlar altında hiç yapmadığım kadar seri hareketlerle yataktan kalktım…bu noktadan öteye geçip, bilinmezlik dolu bir noktaya yol almadan önce sormam gerek, başlangıç sorununu nasıl aştığımı fark ettiniz mi ? Fark etmeyenler için belirtmeliyim ki bu sorunun çözülüşü tamamen doğal olarak gerçekleşti. Ben merak duygunuza esir olup beni izlemeniz için, holün ortasına serilmiş olan ceset çok güzel görünüyordu, şeklinde giriş yapacaktım. Vaka sınıflandırma enstitüsü fikri araya girince, konu dağılmasın diye düşünerek, istemsizce doğrudan giriş yapmış oldum. Bilinç akışım içinde tuşlara vura vura yazdığım öyküye bilinç altımın beni yönlendirmesi ile başlamış oldum. Doğa her zaman yolunu çiziyor ancak her zaman mükemmel olduğu söylenemez. Bu ek açıklama yinede konuyu dağıtmış oldu. Her neyse devam ediyorum.
Merak içinde yatağımdan çıkarak, kapı deliğine yöneldim. Karşı dairenin önünde bir kalabalık vardı. İki polis kapı önünde durmuştu. Çekilen olay yeri şeridinin diğer tarafında, en az benim kadar meraklı ve benden daha erken uyanmış diğer komşularım vardı.
Bir süre izledikten sonra kapı deliği seyir keyfimi terk ederek mutfağa yöneldim. Kahvem için suyun kaynamasını beklerken, karşı dairem de oturan Esra hanımı düşündüm. Otuzlu yaşlar da, bakımlı, güzel bir kadındı. İki yıldır komşumdu. Tek yaşadığı dairesine bir iki sefer kapıdan bakma fırsatım olmuştu. Bazı merdiven karşılaşmalarından doğan, mecburi konuşmalar haricin de bir konuşmamız olmamıştı. Kendisinin bir çeşit bilişim işiyle uğraştığını ve çok yoğun çalıştığını bu konuşmalardan biliyordum. Genel olarak çevresine ilgisiz bir olsam ve emekliliğimle beraber bu özelliğimi iyice arttırmış bulunsamda, bir kaç adım ötemde gerçekleşen bu kriminal durum beni çekmişti. Zaten kapı komşusu olarak, bir şeyler duymuş veya görmüş olma ihtimalime karşın, polisin sorular sormak üzere kapı çalması an meselesiydi. Kendim giderek bu seçim hakkım olmayan konuyu en azından bir parça olsun özgür iradem dahiline almak istedim. Kaynamakta olan sudan ve sonrasın da doğacak kahveden vazgeçerek, üstüme günlük kıyafetlerimi geçirip, kapımı açtım. Fiziksel olarak bu kadar kısa bir yolculuğun beni bu kadar uzağa götürebileceğini hiç düşünmemiştim. İki adım atmıştım ve her şey tersine dönmüştü. Hayatımın sakinliği yerini kaosa bırakmış, evimin özgürlüğü, totoliter kuruluşun koruyucularıyla gözgöze gelmiş,yaşam kendi yerine ölümü buyur ederek, tüm bunlara sebep olmuştu. Dairenin tam karşısında, olay yeri şeridinin gerisinde duruyordum. Açık olan kapıdan, holün ortasına serilmiş olan ceset çok güzel görünüyordu. Burda kullandığım “ güzel görünmek “ cesedin açı olarak görüş alanım dahilinde olması değil. Ceset gerçek anlamıyla güzeldi. Yüzüne yayılan sabah güneşi, giydiği mavi elbisenin halıya yayılan uzun eteği, saçlarının alnının üzerinden kayarak dalga, dalga inişi. Gördüğüm şey vahşi bir cinayetten çok…nasıl anlatsam bunu size. Haberiniz yok ama aslında pek çok sefer bu noktaya kadar geldim anlatma çabasıyla. Tek sorunum başlangıç değil yani. Bunca sorun varken neden anlatıyorsun diye soranlarınız varsa cevap basit. Zorundayım. Bunu anlayacaksınız. Durun biraz. Önce tedayları çözümleyeylim. Bilinç akışım içinde anlattığım bir öykü demiştim size, evet kağıt üzerinde değil. Kağıt olmazdı. Kağıt delil demektir, bir cesetin beni nasıl etkilediğini kimse bilmemeli,buna dair delil bırakamam ama anlatmasam da olmaz. Bu anı, zihnimden ziyade göğsümün içine tıkılmış, tam orta yerinde duran yırtıcı bir hayvan gibi. Onu çıkarmam gerek ama kalıcı olmamalı. Bu yüzden kafamın içinde bir daktilonun tuşlarını yumruklayarak yazıyorum, okuduğunuzu hayal ettiğim bu metni. Kendime öyle zor itiraf ediyorum ki olanları, kafamın içinde bile yalanlar üretiyorum. Vaka sınıflandırma enstitüsü ne güzel fikirmiş ! Yalan ! Eğer öyle bir kurum olsa ne derdi bana ? Bir cesedin görünüşünü beğenen hatta onu hoş bir hatıra gibi gülümseyerek hatırlayan adamın vakasına ne derlerdi ? Eminim ki biraz garip demezlerdi. Belki sapkın derlerdi. Belki çirkin. Belki de yasaklı vakalar arasına girerdim. Böyle bir kurum olsa eminim yasak vakalar da olurdu. Yasaksız kurum olmaz ki. Belki de böyle daha iyidir. Mesela ben bir insan değil de bir kurum olsam, kendime bir cesete bakmaktan hoşlanmayı yasaklardım. Oysa insanım, aşşalığım ve acizim. Bu öyküyü size ilk nasıl anlatacaktım biliyormusunuz ? Kahvemi içerken, kafamın içinde olayı çözecek ve kapımı çalan polislere açar açmaz katili fısıldayacaktım. Öyle zeki sanacaktınız ki beni vay be diyecektiniz ne muazzam bir beyin. Oysa ne acizim. Hayatım boyunca pek çok şey beni etkiledi. Güzel manzaralar, iyi şiirler, filmler, şehirler ve elbet kadınlar. Hatta kadınlar gereğinden çok etkiledi. Beni az seven kadınları çok sevmek gibi kötü bir huyum vardır mesela. Bu berbat özelliğimi her dile getirişimde aklıma Asuman geliyor. Hafıza ne kötü şey. Tutup en derin mahsenden çıkarıyor en olmadık şeyleri. Asuman dediğim kırk yıl önceki mevzu. Yazma huyum ondan doğmuştur ama bu onu aklamıyor tabi. Bıçaklı düello da silah çekecek kadar hain biridir Asuman. Yine sormam gerek fark ettiniz mi ? Nasıl hemen dağıttım konuyu. Hemde kırk yıllık bir mevzuyla. Ancak biliyorum ki faydası yok. Yine çok uzun zaman önce bir yerde duymuştum, yaşlı bir çingene söylemişti;

“ Üzerine binip kendinden kaçabilceğin hiç bir at yoktur. “

Kaçamıyorum, saklanamıyorum. O halde itiraf ediyorum. Kurtulamıyorum cesedin güzelliğinden. Yadırganır, dışlanırım diye de anlatamıyorum hiç kimselere. Bir ölünün güzelliği bunca katlanılmaz mı ? Yoksa ben abartıyormuyum ? Ölü, bir cinayetle ayrıldığı içinmi bunca yanlış anlaşırım korkusu. Katile bir övgü yok ki burada. Bir ceset severlik de söz konusu değil. Sadece güzellik var.
Ölüm bir ödül diyorlar çok şey bilen insanlar, bu doğru olabilir. Peki ölünün bir lanet olduğu fikrine ne diyorsunuz ?
Gözümüz görmesin, kokusu yayılmasın, hatırası unutulsun, acı vermesin bize diye gömdüğümüz onca eşimiz dostumuz yok mu ?
Bir ölü tüm çürümesi haricinde bize ölümü hatırlattığı için gömülmüyor mu ?
Ölüleri dirilerinden çok daha fazla değil mi dünyanın ?
Parkların, bahçelerin, o çok katlı, çok toplu konutların altı hep ceset dolu değil mi ?
İşte benim itiraz dolu itirafım bu noktada başlıyor. Bilinmezin noktası burası. Ölüm bilinmez olduğu için rahatlatıcı bir şeydir. Ceset ise görünmez, gömülür olduğu için. Oysa ben öyle yapmadım. Tüm toplumdan aykırı gittim. Bu yüzdendir o, totoliter falan diye zırvalamalarım. Çok anlamam yoksa o işlerden. Korkak, kafası karışık adamın biriyimdir. İlk satırlarım hep yalan doluydu. Neymiş efenim kapı deliğinden, seyir keyfimi yarım bırakıp ayrılmışım. Neden ?
Kahve yapmak için. Ben kahve sevmem, mavra görünce kıpırdamam. Size farklı görünmek istedim. Büründüğüm berbatlığı bilmeyin istedim. Siz kafamın içinde duran hayali okurlarsınız. Size yalan söylemek niye ? Bunu ancak şimdi, bir sürü kelime sonrasında anlıyorum. Vahşete alkış tutmamıştım, bir vahşet hiç yaratmamıştım. Sadece bir ölümün doğurduğu, tesadüfi güzelliğe şahit olmuştum.Tüm dünya görmezden gelirken ben görmüştüm.
Güzel bir bebek kadar doğaldır güzel bir ceset diyorum. Sonunda bunu söyleyebilmek öyle rahatlatıcı ki anlatamam. Şunu düşünün yaşı artık çok ilerlemiş bir adam yatağında ölü bulunuyor. Yüzünde hafif bir gülümseme. Bu kimseye kötü gelmez. Bu çoğu insanın arzu duyduğu bir ölümdür ve bu ölümde ceset güzeldir. Ne kadar anlatabildim bilmiyorum, artık umursamıyorum da zaten. Kafamın içinde dolaplar vardı,dolapların içinde kışlıklar, boşalttım.
Ferahlık içinde geçebilirim yeni bir mevsime.