Yılan Deresi – Bölüm 1: Bozgun

0
20

Yüksek rütbeli subay masadaki harita üzerinde elini gezdirerek konuşmaya başladı;

-İmparator birlikleri üç gün önce şiddeti yüksek bir hızla sınırlarımızdan girdi. Bu her sene yaptıkları taciz saldırılarından daha farklı bir durum, düşman İç Savaş sonrası ilk defa bu kadar ileriye gitti, ve ilk defa bu kadar fazla askeri ileri sürdü. Ne var ki Cumhuriyet’in  faziletinden ve halkımızın kahramanlığından beslenen ordumuz düşmanı ilk saldırdığı yerden buraya kadar geri atmaya muktedir oldu. Bundan sonrası çok mühimdir, Yüzbaşı Omurtag.

Masanın orta yerinden bir ses geldi:

-Emredin komutanım!

-Emrinizdeki 6.Hücum Tugayı, yarın öğleden sonra düşman hatlarına bir saldırı düzenlesin. Böylece savaşı onların topraklarına taşımış oluruz, masaya oturulduğunda elimizde düşmana ait ne kadar fazla toprak olursa o kadar avantajlı konumda oluruz Yarın için hazırlıklı olunuz.

-Emredersiniz komutanım.

Uykulu ve ihtiyar gözleriyle masanın en sonundaki Üsteğmen Tengür’e baktı.

-Üstegmen Tengür, düşmanla sınır hattında olan 12.Öncu Bölük sizin emrinizde değil mi?

-Evet komutanım!

-Bu gece emrinizdeki bir manga düşman birliklerine karşı keşif hareketine çıksın. Yarın ki hücum sizden gelecek bilgiler ışığında olacaktır.

-Emredersiniz komutanım!

-Teğmenim, manga olabildiğince dikkatli olmalı, yarın başlayacak taaruzun başarısı onlara bağlı

-Emredersiniz komutanım!

Yüksek Rütbeli Subay kafasını sallayıp yaverine dönüp toplantıyı rapor halinde yazdırdı. İmparatorluk saldırıya geçtiği sırada Mecliste ordu ile ilgili bir tasarının geçmesi için kulis yapıyordu, bölgeye intikal edene kadar düşman ordusu sınıra en yakın şehir olan Ortag’a kadar gelmişlerdi. Üç gün gibi bir süre içinde onları bu kadar geriletmek büyük bir başarıydı. Ancak  bu kadar fazla ilerleyen Düşmana bir ders vermek gerekti.Yaveri kalemi iç cebine koyunca ayağa kalktı.

-Toplantı bitmiştir. Herkes görev yerlerine dönebilir.

Çadırdaki tüm subaylar baş selamı vererek dışarı çıkmaya başladılar. Tengur cebinden tütün çıkartıp yaktı,ağzında tütün olduğu hal ile atina bindi. Emir erini getirmediği için geriye tek başına dönecekti. Karargah uzaklaştırken üç günden sonra ilk defa tütün içtiğini farketti güldü, düşmanla ilk kez karşılaşması değildi, bir yıl önce Cakal Yeri sınırında görev alırken iki İmparatorluk casusunu sorgulamıştı, ancak hiç bu üç gün kadar yakın mesafede karşılaşmamıştı.İsgal başladığında bir tren istasyonunda başkente tren bekliyodu, Trenin gelmesine beş dakika kala bir teğmen onu bulmuş,elindeki emri ona vermişti.Emirde düşmanın Ortağı yakınlarına kadar geldiğini, kendisinin düşmanın topraklardan çıkartılması için 12.Öncu bölüğe görevlendirdiği yazıyordu. Derhal söz konusu bölüğü bulmuş ve düşmanla Ortag’in biraz ilerisinde karşılaşmıştı.

Biten sigarasını yere atmak için Ces Bayırı denilen yerde atı durdurdu. Gök kurşuni renkteydi. Atı rahvana almış biçimde giderken annesinin ona anlattığı eski bir hikayeyi hatırladı, bu hikayeye göre bir adam kendisini ateş yanan meşalelere bağlayıp göğe uçmuştu

“Keşke ben de şimdi uçabilsem öyle “ dedi içinden “ Göğü delip ötedeki yıldızlara ulaşır, kimsenin olmadığı bir yıldızda kendi krallığımi kurarım, tüm bu rütbelere, memlekete sanki bir karınca gibi bakar izlerim.” Atının nereden geldiği bilinmeyen çakal ulumalarindan korktuğunu anlayıp gemini sertçe sağ elinde topladı “sabret dostum, bu gece rahatça uyuyacaksin.” Bölüğün nöbet noktalarının ışıkları görünmeye başladı. Yaklaştıkça karanlık olan toprak nöbet noktasının ışıklariyla aydınlanıyordu.Hafif kilolu asker Tengür’e yaklaştı, onun Tengür olduğunu anlayınca silahını yere çevirdi.

-Hoş geldiniz komutanım!

Tengür attan çevik bir hareketle indi. Atın yularinı askere uzattı.

-Hoş buldum asker! Dostumu derhal ahıra götürün, bugün çok yoruldu.

-Emredersiniz!

Birliğe girdiğinde karşısında sağa sola kümelenmiş askerleri buldu.Yorgun ve bitkindiler hepsi, onu görenler ayağa kalkıp selam vermeye kalkıyorlardi, Tengür ayağa kalkanları eliyle oturtup çadırına yürümeye devam ediyordu. Bir an olsun hepsini karşısına alıp “Zafer bizi bekliyor, yarın tüm yorgunluğunuz geçecek, sabredin” demek istedi. Ancak kendisinin durumu da onlardan farksızdı. Emir eri Onbaşı Satuk çadırının önünde karşıladı.Satuk ile hemşeriydiler, dün Tozkoparan mevkiinde girdikleri çatışmada et ile tırnak gibi olmuşlardı. Satuk’un omzuna vurdu.

-Satuk, nasılsın onbaşım?

Satuk esas duruşta soruyu cevapladı:

-İyiyim komutanım.

İkisi de çadıra girdiler.Tengur, masasına oturdu.

-Benim yokken düşman tarafından herhangi bir gelişme oldu mu?

-Olmadı komutanım, sadece iki saat kadar önce kısa süreli  bir top ateşinde bulundular.

-Bu atışlardan zarar gören insan yahut bina var mı?

-Yok, çoğu mevzilerimizin önündeki harabelere denk geldi.

-Güzel, ne garip değil mi onbaşım? Bizim kan akıtıp toprak tuttuğumuz yerde insanlar bir vakit yaşayıp çocuklarını gezdiriyorlarmış.

Onbaşı sanki kimsenin duymasını istemiyormuş gibi düşük bir sesle “evet,garip” dedi.İkisi de sustular. Dışardan gelen bir köpek sesi bu sessizliği bozdu.

-Harabelerin içinde düşmana dair bir yerleşim izi var mı?

-Yok komutanım, zaten çoğunu ne olur ne olmaz diye dinamitleyip kullanılmaz hale getirdik.

-İyi düşünmüşsünüz onbaşı, bana Kazgır Çavuş’u getirir misin?

-Emredersiniz komutanım!

Onbaşı topuk selamı vererek çadırdan çıktı.Tengür üniformasının üst düğmelerini acti,çok sıkılmış durumdaydı.Arkasına yaslandı, demek emrindeki askerler bir zamanlar ailelerin oturup kalktığı, kahvaltı ettiği yerleri dinamitlemişlerdi ha? Acaba bir gün olup da ölmüş babasının köydeki evini başka bir komutanın emrindeki başka askerler patlatacak mıydı? Kafasında oluşan bu fikir onu ilginç bir şekilde eğlendirdi.Onbaşı ve Kazgır Çavuş’u çadırın kapısında gördü:

-Girin.

Onbaşı ile Kazgır Çavuş içeri girdiler.Kazgir gözleri hafif çekik seksen yaşına yaklaşmış bir adamdı. Elli beş sene önce Bağımsızlık Savaşına katılmıştı.Savasta gösterdiği başarılarla ünlendi, hatta ordu onun ismini Yargun Dağı geçitlerinim birisine vermişti.İmparatorluktan altı şehir kurtulup Cumhuriyet ilan edilince devlet kendi köyünde çiftlik vermek istedi, ancak o bunu reddetti. Kendini savaş öncesi bilmez çoban gibi hissetmiyordu, hem sevdiği kız başkasına gelin olmuş, anacığı babacığı onun savaştan dönmesini beklerken ölmüştü.Degil çiftlik, tüm köyü verseler içinde ona dair bir şey olmadığı için bir anlam ifade etmiyordu, artık o köyünde sığır güden çoban değildi, orduda kaldı. Çeşitli savaşlara katıldı, yaraladı, yara aldı. Tengür karşısında duran yaşlı kurdu süzdü, gözlerinin sert ve ruhsuz olmasından irkildi.

-Kazgır Çavuş, ayakta kalma, otur, onbaşım sen çıkabilirsin.

Kazgır oturdu.

-Nasılsın Kazgır Çavuş?

Kazgır dudaklarını ağır ağır hareket ettirdi.

-İyilik komutanım.

-Yorgun duruyorsun

-Kim yorgun değil ki komutanım? Kara soylular üç gündür bize kan kusturuyor.

Tengür iç cebinden tütünü çıkartıp yaktı.Kazgır’a uzattı .Kazgır eliyle bu ikramı reddetti.

-Onlara gereken dersi vereceğiz Kazgır Çavuş.

Kazgır gülümsedi.

-Elli beş sene önce senden iyi olmasın bir teğmenim vardı komutanım, Yargun’da tepede soluklandığımızda aynı senin gibi dedi, gereken dersi vereceğiz düşmana, bu düşman ne uslanmaz bir öğrenci ki bu dersi almaz, biz ne kötü öğretmeniz ki öğrencimize bir türlü ders veremiyoruz.

Bir an ortalık sessizliğe büründü. Eğer orada olsaydık sadece yanan tütünün sesini duyabilirdik.Tengür, Çavuşa haklısın demek istedi, “Bitmiyor bu savas, yüksek ihtimal bir elli yıl daha sürecek. Bu savaşı kazanacaz yada kaybedecez, ama yine gelecek düşman orduları, biz yine saldıracağız onların birliklerine, sona kadar böyle devam ececek.” Ama diyemezdi.Çünkü komutan olmak biraz da umut yaratıp umut satmaktı.Tütünden bir nefes aldı.

-Dün ne olmuş ben bilmem Kazgır Çavuş, yarını da ikimiz kestiremeyiz, ancak bugün elimizde, bugün düşmanı yenebiliriz. Az önce karargahtan geldim. Yarın için hücum emri aldık, bu emirin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi için bu gece bir manganın düşman hatlarını keşife gitmesi gerekiyor.Bu görevi senden başka yapacak kahraman tanımıyorum, yanına güvendiğin on kişiyi topla düşmanı keşfe çık.

-Emredersiniz komutanım!

Kazgır yerinden yavaşça kalktı.Onun kalkmasıyla Tengür de kalktı.Kazgır’ın elini sıktı.

-Bu görevi layığıyla yerine getireceğinden şüphem yok Kazgır Çavuş.

-Sağ olasıj komutanım.

Kazgır çadırdan çıkmak için kapıya yürüdü. Çıkarken arkasını döndü .

-Bu kadar konuştuk ama sanma umutsuzum komutanım,  ben anami babamı bırakmışim da düşman boğazı kesmeye cepheye koşmuşum, bu can bende oldukça savaşmaya devam edecem.

-Senin gibi kahramanlar sayesinde Cumhuriyet ayakta Kazgır Çavuş, görevde dikkatli olmanı istiyorum.

Kazgır Çavuş selam verip çadırdan ayrıldı. Onun ardından Tengür kendi kendine “Ne derin bir inanmışlık bu,” dedi “bir hayat, kırmaya ve cephede solmaya adanmış..”

Dört saat sonra

Onbaşı Satuk, telaşla çadıra girdi.

-Komutanım!

Tengür masasınin arkasındaki demir ranzadan kafasını kaldırdı.

-Ne oldu onbaşım?

-Kazgır Çavuş ve mangası gezgin nöbetçiler tarafından sınırda ölü bulundu.

Tengür yataktan fırladı.

-Ne? Hepsi mi?

Onbaşı yüzü yerde cevapladı.

-Hepsi komutanım.

-Eyvah olsun! Cesetler nerede şimdi ?

-Sağlık çadırındalar, üzerlerinde inceleme yapılıyor.

Tengür konuşurken üniformasıni giymiş, botunun bağcığını bağlıyordu.

-Derhal yanlarına gidelim.

İkisi çadırdan çıktı, Tengür şaşkınlıktan ve gerginlikten dişlerini sıkmaya başlamıştı. Gerilmesinin sebebi yarın ki hücum planının  manganın ölmesiyle suya düşmesi degil, Kazgır gibi bir kahramanın toprağa verilmesiydi. Koca kurt haklı çıkmıştı, verilemeyen dere için bu sefer kendisi yitip gitmişti. Sağlık çadırının önüne geldiler. Tengür, Onbaşıya eliyle dışarda firmasının söyledi,kendi içeriye girdi. Çadırın içi kan ve indnw pisliği kokuyordu, onun girdiğini gören Sağlık Yüzbaşı Asyit elini sıkmaya kalktı .

-Teğmenim hoşgeldiniz.

-Hoş buldum. Kazgır ve Mangasının cesetleri nerede .

Yüzbaşı eliyle bir yeri gösterdi.

-Şu taraftalar.

Tengür gösterilen tarafa gitti. İki görevli Kazgır’ın cesedini inceliyorlardı. Kazgır’ın her tarafı yaralı bedenine baktı, tam elli beş yıl her çarpışmada önden giden bu gövde, bu fedakar vücut şimdi çürüyordu, muhtemelen akşama doğru şehir mezarlığına gömülünce ise bir fare, çakal yahut böcek sürüsünün ziyafet çektiği yemeği olacaktı. Cesedin baş tarafındaki görevliye sordu:

-Cesetten kaç kurşun çıktı ‘?

-Bir tane göğüsten bir tane sağ omuzdan komutanım.Geri kalan öldürücü yara bıçakla yapılmış.

-Kursunlar çıkarıldı mı?

Görevli yanda duran kavanozu alıp Tengür’e verdi.

-Buradalar komutanım.

Tengür kavanozun içinden bir mermiyi çıkardı. İncelemeye başladı, alt tarafına bakınca bir yazı ile karşılaştı ancak bunu okuyamadı, görevlinin kavanozu verdiği masanın üstündeki büyüteçi alıp bir daha baktı. Yazan harfler bu çağda kullanılmıyordu, Tözon diliydi bu, ve bu dili kullanan halkın devleti, bin yıl önce Birleşik İmparatorluk tarafından yok edilmiş, halkı da çeşitli ülkelere kaçmıştı.”Çok tuhaf” dedi kendine kendine, mermiyi kavanozun içine tekrar koydu. Tam o an çok yakından bir top sesi geldi.Çok geçmeden çadırın yaninda bir top mermisi atıldı. Tengür ne olduğunu anlamadan kavanozu iç cebine koydu . Dışarı çıkana kadar mermi sesleri yoğunlaşmıstı, çadırın önünde bıraktığı Satuk’u, infilak etmiş bir toprağın icinde buldu. Mermiler yağmur gibi yağıyordu, patlamalarla oluşmuş bir çukura girdi, oradan bu saldırının nereden yapıldığını tespit etmeye çalıştı ancak bir türlü nereden yapıldığını kestiremedi. Kurşun yağmurunun etkisi ile tüm birlik büsbütün bir bozgun havasına girmişti.Şanssızlar uyurken vücutları delinerek öldüler, şanslılar ise bir yerlere mevzilenerek karşılık vermeye çalıştılar. Havada kan ve insan dışkısı kokusu hakim olmuştu. Tengür çukurun içinden bazı erlere emir vermeye çalıştı ancak kimse onu dinlemiyordu, yaklaşık yirmi dakika sonra nereden ateşlendiği bilinmeyen mermiler sustu. Tengür derhal çukurdan çıkıp dağılan birliği toplamaya başladı. Ancak beş dakika sonra cehennem gibi nal seslerinden  İmparatorluk süvarilerinin geldiğini farketti. Bu halde onlarla savaşmak kendi kendini kurban vermek olurdu.Görebildiği askere çekiliş emri verdi, bu bir çekiliş değildi ama bir kaçıştı, iç cebinde kavanozu koruyarak atına bindi. Birliğe son kez baktı, üç gün önce tanışıp beraber savaştığı erler şimdi kasap önünden kaçan koyunlar gibi sağa sola savrulmuşlardı.Gözüne Satuk’u cesedi rast geldi, tanınmaz haldeydi, halbuki dün sabah demişti ki savaş bitince çocuklarıyla çiftçilik yapmak dışında bir hayali yoktu. Atını düşmanın ters yönüne çevirdi. Giderken “Dünya garip,” dedi “hem de çok garip.”