Yılan Deresi – Bölüm 2: Şehirdeki Adam

Yılan Deresi mağlubiyeti üzerinden doksan gün geçti, doksan gün içinde İmparatorluk orduları Ortag şehrini bile ele geçirdiler, ancak verilen tavizler sonrası tekrardan Cumhuriyete ait oldu şehir. Doksan gün içinde Cumhuriyet’in en uzak bölgelerine bile binlerce insan aktı. Doksan gün içinde Yılan Deresi’nde ölenlerin eşleri ve anaları bir kuru dal gibi durdular eşlerinin, oğulcuklarının mezarı önünde.

Yılan Deresi’nde geri çekilirken esir düşenler serbest bırakıldıklarında görülmez bir ağırlığın altında ezilerek yürüdüler sokaklarda, emrindeki askerleriyle geri kaçan Tengür bunlardan biriydi. Kaçış sırasında bir süvari alayına esir düşmüştü. Savaştan on gün sonra imzalanan ateşkes gereğince serbest kaldı. Keşke serbest kalmaz olsaydı! Cumhuriyet sınırından geçtiği gibi tutuklandı. Hükümet, yenilginin cezasını orduya çektirmeye kararlıydı. Kısa bir yargılama sonrası Askeri Cezaevine gönderildi. Ne tesadüf ki cezaevi, subay çıktığı Akademi’nin karşısındaydı. İçeride kaldığı on gün içinde daha bir sene evvel okuduğu okulu demir parmaklıklar ardından izledi. Mezun olurken ettiği yemini hatırladı:

“Vatanım’ın ve kutsal Cumhuriyetimin istiklali ve ebedi sürecek olan ömrü için silahımı ve lazım olursa canımı feda edeceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.“

Şimdi bu yemini ettiği yerden bir saat uzaklıkta olan cezaevinde düşmandan kaçmak ve emrindeki erleri savunmasız halde düşmana bırakmak suçundan yatıyordu. Yine bir gün talim yapan öğrencileri izlerken kendi kendine “Var olsun Devlet! Bana maziyi hatırlatıyor!” diye söylendi. O böyle söylenirken devletin kalbi mecliste Yüksek Rütbeli Subay’ın vekil arkadaşları, subayların çıkması için tasarı hazırladılar. On birinci günün şafağında seksen subay salındı. Bunların arasında Yüksek Rütbeli Subay da vardı, on gün sonra bir lokantada Yılan Deresi gazisi olarak tespit edilen biri tarafından göğsünden vuruldu. Vuran kişi son mermisiyle kafasına sıktı. Mezar kazıcıları iki cesedi de aynı mezarlığın farklı yerlerine gömüldüler.

Tengür tam altmış gün evde durdu. Altmış gün dışardaki ışıklar gelip onun utancını hatırlatmasın diye perdeleri bile kapadı. Altmış gün sonra yatağından kalkınca düşündü ‘’ Evde durdukça daha da çökeceğim içime” ve o gün dışarıya çıktı. Sokakları eskisinden geniş buldu, bu genişlik onu rahatsız etti. Eskiden bu sokak daha dar ona daha dar geliyordu, daha az insanı barındırır gibiydi. Oysa şimdi haddinden fazla insan görüyordu sokaklarda ve hepsi bir fısıltı halinde onu suçlayan şeyler söylermiş gibi hareket ettiriyorlardı ağızlarını, evinin olduğu sokaktan çıkıp Kurtuluş Caddesine çıkınca içindeki suçluluk hissi daha da arttı. Her an köşede bir dilenci onun birliğinde savaşan bir asker çıkabilirdi, ya da yoldan geçen bu kasvetli kadın bir şehidin eşi olabilirdi. Peki ya dükkan’dan çıkan yeşil bereli çocuk? O da belki toprağa kanı karışan bir şehidin çocuğuydu? Tüm bu düşüncelerden kurtulmak için gördüğü ilk mekanın içine girdi. İçerisi sigara dumanıyla kaplıydı. Orta tarafta olan bir masaya oturdu. Yanındaki masada dört adam oturuyordu, mavi gömlekli adam bağıra bağıra konuşuyordu, şöyle diyordu;

-Biz bundan seneler evvel ne için çarpıştık? Ne için bir vatanımızdan ayrıldık? İmparator başımıza zalim kesilmesin diye, şimdi ta burada (elini meclisin olduğu caddeye doğru uzattı) onlarca imparator var, bizim adımıza hüküm veriyor. İmparatorluk ordusu ülkemizin yarısına kadarına girip anca onlarca taviz verildikten sonra geri çekildi. Ordularımız bir gece dağıldı önlerinde, üstüne darı saçılmış darı gibi, hangisi istifa etti? Kim suçu üstlendi?

“Doğru diyorsun” dedi, konuşanın yanındaki pis sakallı adam, konuşan devam etti konuşmasına

-Anca bir Yüksek Rütbeli Subay vurularak çekti cezasını, onun dışında herkes yaşamına devam ediyor.

‘’Haksızsın” dedi içinden Tengür ‘’Ben her gün cezamı çekiyorum, uzaktan bir çocuk ağlaması geliyor ve sanıyorum bırakıp kaçtığım bir askerin oğludur, onunla beraber ağlıyorum.” Mavi gömlekli adam masaya elini vurdu

-Memleketin her yanı savaş bölgesinden kaçan göçmen dolu iken vekil beyler bir bütçe davası tutturmuşlar, Sarıyurt vekili Erton bey kalkıp bütçe görüşmelerini vatan savunmasıyla eşdeğer tutuyor.

Bu ateşli konuşma canını sıktı Tengür’ün, hiçbir şey içmeden oradan çıktı. Bütün toplum bir bunalım içindeydi, bazen şehirlerin rengi olur, eğer bir ressam gelse tüm ülkedeki şehirlerin resmini çizse tüm tablolar gri renkte olurdu. Tengür yürürken orta hafif bir tempoda nereye gideceğini düşündü, on yıldır yaşadığı şehirde tanıdık yüzler aradı. Sonunda mezarlığa gitmeyi akıl etti. Sonuçta tanıdığı herkes oradaydı. 40. Yıl Sokağı’nın başındaki duraktan bir at arabasına bindi. Mezarlığın olduğu yerde indi. Mezarlıktan içeri girince ayakları onu Kazgır Çavuş’un mezarına götürdü. Kazgır’ın mezarının üstü ottan geçilmiyordu. Mezar taşına yakın olan otları eliyle kopardı. Kazgır’ın gövdesinin büyüklüğünü mezarı incelerken fark etti. Son konuşmasında Kazgır savaşın bitmeyeceğine inanır konuşmuştu, Tengür ise gereksiz bir güvenle son savaş olduğunu söylemişti. İşin ilginci Tengür de bu cümleyi inanmayarak kurmuştu. Bazı cümleler böyledir, bazen insanlar olmasını istediklerini söylerler, zaten olmuş olan süslenir böylece. Bir an bir şey hatırladı, baskın öncesi hastahane çadırında Kazgır’ın bedeninden çıkan kurşun İmparator’a ait değildi, çok daha önceden yaşayan bir halka aitti. Halkın ismini hatırlayamadı. Soğuk mezar taşından kalktı. Anladı ki Kazgır’ı öldürenlerin kim olduğunu kimse bilmiyordu, mezarın soğuk taşının bünyesinde yaratmadığı ürperti bu fikir ile oluştu. Çünkü ölen sadece Kazgır değildi, onlarca genç fani uykularından uyanmadan ebedi uykuya düştü, gerçek katillerinin kim olduğunu kimse bilmiyordu. Çocuklarının giysilerine ağlayan anneler vardı, biricik hakları olan çocuklarının katilini bilme hakkından yoksunlardı. Onları bu hakka kavuşturabilir miydi? Belki, Mezarlığın çıkışına doğru yürümeye başladı…

Bunlara göz atmadan geçmeyin:

İlgili Yazılar