Yavuz Turgul yedi yıllık bir sessizlik dönemini yol ayrımı filmi ile noktalayarak hayatımızın bir köşesine serdi anlatısını.Şener Şen ile kurdukları ortaklığın yedinci filmi olan yol ayrımı sinema eleştirmenleri tarafından çok beğenilmedi hatta “Yavuz Turgul sineması çöküyor” gibi başlıklar bile gördük.Tamam kabul ediyorum bu film Eşkıya gibi bir kült olmayacaktır ki zaten olmasıda bu şartlarda mümkün değil Eşkıya çıktığı dönemde (1996) sinema sektörümüz iyiden iyiye küçülmüş ve o küçük kısmıda tamamen Hollywood filmlerine kaptırmış haldeydi.Eşkıya bu kötü dönemimizde birden belirip o unuttuğumuz kendi topraklarımızın hikayelerini dinleme keyfini bize tekrar yaşattı.O duygunun yoğunluğu ile yerli sinema endüstrimizde kıpırdanmalar başladı ve kara gün kararıp gitmedi.Yol ayrımı üzerine bir değerlendirme yaparken şunu unutmamak gerek,Yavuz Turgul 71,Şener Şen 72 yaşında.


Dinç görünüşlerine rağmen onlar artık hızlanan dünyamızda iki yaşlı yavaş usta.
Filmin çok eleştirilen didaktik yönü bence tamamen bununla alakalı.Deneyimledikleri hayat artık bu topraklar üzerinde yaşayan insanların çoğundan fazla haldeyken,kendi alanlarında fark yaratmış bu ihtiyarların iki söz söyleme hakkı yok mu?
Üstelik bu sözü öyle derin metaforlara girmeden klişe bir hikaye üzerinden aktarıp anlaşılırlığını arttırmak istemeleri bana çok normal geliyor.
150 dakikalık uzun süresi,filmin açıklamacı tavrı ile birleştiğinde yürüyerek tamamlanması gereken bir maratona dönüşüyor.Soluk soluğa bir aksiyon veya bir komedi filmi beklemiyorsanız bu süre sizi sıkmıyor.
Dizi gibi olmuş diyen eleştirileri haklı buluyorum.Film bir iki ufak oynamayla rahatlıkla bir dizinin ilk bölümü olabilirdı fakat bu varolan doluluğunu azaltmıyor.Ucuz zevkler ve süre doldurarak reklam pastasından daha fazla pay almak peşinde olan dizi sektörümüz yüzünden “dizi” kelimesi bize bariz bir olmamışlığı,içi boş ve anlamsız öyküleri,karakter olmaktan uzak basit tipleri çağrıştırsada dünya üzerinde gayet düzgün dizilere rastlamak malum olduğu üzere mümkün.

 

Gelgelelim filmin beni en çok etkileyen taraflarına,filmin bana sağladığı kültürel keşiflere.Bariz cahilliğimi bana tekrar hatırlatan film daha önce ıskaladığım Jorge Luis Borges tarafından ömrünün son dönemlerinde yazılan anlar şiiri oldu.

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım…

Şeklinde başlayıp ikinci bir hayat deneyiminde yapılması gerekenler üzerine dizelerle devam eden şiir bana Borges gibi ömrünü geride bırakacağı eserler üzerine çalışarak geçiren Turgulu fazlası ile hatırlattı.Sert mizacı ile bilinen Turgul senaryoyu kaleme alırken “kusursuz olmaya çalışmaz,sırtüstü yatardım,neşeli olurdum ilkinde olmadığım kadar” dizeleri ile yetmiş yaşını aşmış birisi olarak ömrünün büyük kısmını geride bıraktığının bilinci ile sanki pişmanlıklarına atıf yapıyor.Öyle büyük pişmanlıklardan söz etmiyorum hepimizin geçmişe bir dikiz bakış attığımızda gördüğümüz o pişmanlıklardan,yaşanma imkanı varken yaşanmamış,az yaşanmış anlardan bahsediyorum.Fırsat varken yüzülmemiş bir deniz,çıkılmamış bir tepe,öpülmemiş bir güzel boyun,mısraları ezberlenmemiş bir şiir gibi şeyler.Bu bağlamdan baktığımda anlar şiiri filmde ve hafızamda derin izler bırakıyor.

İkinici keşif ise filmin adına bir gönderme olmaktan öte isim için esin kaynağı olduğunu düşündüğüm ve karakter motivasyonunuda sağlayan Robert Frost şiiri gidilmeyen yol oldu.Filmin bir sahnesinde Şener Şen aracılığı ile Mahzar Kozanlı karakterinden duyduğumuz

iç geçirerek anlatacağım bunu ben,
nice çağlar sonra bir yerde:
bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –
ben gittim daha az geçilmişinden,
ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.

dizeleri neyin öyküsünü izlediğimizi daha iyi anlamamızı sağladı.Biz daha az geçilmiş olan yoldan,zorun yolundan geçen ihtiyar adamın hikayesini izliyoruz.Bu yüzdendir hikayenin ağır aksak ilerleyişi.

Yazıyı internet mecralarının okunurluk sınırında tutmak için Gülten Akın ve Hasan Ali Toptaş mevzularını kendi içimde bastırıyorum.Son söz olarak bence yedi yıllık bekleyiş bizi uçuran bir deneyim yaşatmasada gerçekliğe attığı kesik ve kazandırdığı eserler uzun süre hafızamıda kalacak.